30 Aralık 2011 Cuma

Hayat Konuşsun




Akşam yemeği vakti TV karşısında sakin bir şekilde yemeğimi yerken kanallar arasında da zaplıyordum. ATV’ye gözüm takıldı birden. Diğer benzerleri gibi,Esra Erol ile ‘’Evlen Benimle’’ adlı şu garip ve gereksiz, aptalca programlardan biri yayındaydı.20 yaşında bir kız süslenmiş püslenmiş, baloya gider gibi bir hallerde, prensini bekler gibi kurulmuştu koltuğa. Hönk ! dedim birden, bu da ne? Yaş:20, ne işin var kızım burada senin? Ne yaşadın ki daha, hiç mi başka yapacak bir şeyin yok hayata dair? Tek derdin evlenmek mi? Birkaç dakika içinde sana söylenen allı pullu sözlerde mi bulacaksın hayatına alacağın, hayatına gireceğin kişiyi?


Eskideeeennn çok eskiden, anneler hamamda beğenirmiş oğullarını evlendirecekleri kızları. Boyu posu, gözleri, bakışları, sesi, makyajsız teni, edası, tüm saflığı ile orada bulunan latilokum kızları... Peki, ya buradaki yirmilerinde olan ya da henüz olmayan dilberler? 17-22 yaşında ama kendilerini programa hazırlayanlar platforma çıkarmadan önce öyle bir güzel benzetmişler ki... 40-45 yaşında kokoş teyzelere benzemişler. Diyelim ki seni beğendi gelen, ya da sen onu beğendin, diyelim ki evlendin, ertesi gün sabah yataktan kalkarkenki gözler şiş, makyajsız, gözü çapaklı,  mahmur, bezgin halini görenler seni tanıyabilirler mi dersin a be güzelim !


Program yapanlara önerim: ‘’ Hamamda kız beğenme’’ adlı bir program yapsınlar da kız anaları gelsin, görsün bu dilberleri saf, makyajsız halleri ile... Çalsın sazlar, oynasın kızlar, o kurnadan ötekine atılsın laflar, göbek taşına oturup yutulsun dolmalar, köfteler...


Hayatın ilk basamaklarında  sayılabilecek bu hatun kızların programa gelen taliplerine ilk sordukları soru: ev- araba- banka hesabı... Ne kadar emek verdin şimdiye dek, ne ürettin, neye katkın oldu, dünyanın hallerini, bir evin nasıl geçindiğini kaç kez düşündün, o BEYİNciğini kaç kez yordun?


Ah be hatun kişi... Önce sil o yüzünün gözünün boyasını, sonra gerçekten aç gözünü, bak şöyle bir etrafına... Mutluluğun resmi çizilemez, tanımı kolay yapılamaz ama sen mutlu olmaktan neyi anlıyorsun? Sevişmeyi, öpüşmeyi, pahalı elbiseler giymeyi, takılar takmayı mı? Öyle ise çok yanlış bir noktasında duruyorsun hayatının ve bundan dolayıdır ki önce kendi içinde dengeni bulamıyorsun. Bir duruşun olsun önce, bir hayat felsefen olsun. Der ki ozan(*) ’’Bir insanı tanımak bir yaşam harcamaktır...’’ Kendini tanı önce, sonra çık bu yola, sana uzanan eli tut önce, sen de elini uzat hayata.
Sizlere boyalı hayatlar sergilenirken her Allah’ın günü başka nasıl düşünebilirsiniz ki, siz de haklısınız belki... Ama şunu bilin ki hayat basamağının şu an durduğun noktasından daha öteye gidebilmen, daha ilerisine bakabilmen öyle zor olacak ki... Ya gördüğünü anlamayacaksın, ya duyduğunu... Asıl önemlisi hayat denilen denklemi sen hiç çözemeyeceksin belki.


‘’Sandığımdan çok karmaşık çıktı hayat..’’  der bir başka ozan.(**)... Sen de benim sandığımdan... Neyse, ben susayım, hayat konuşsun. Fısıltıları rüzgâra da karışsa,  çok uzaklardan da gelse, anlamak isteyen anlar her zaman hayatın sözlerini. Sözsüz iletişimi de iyi başarır hayat. Ve bir gün son sözünü de söyler hayat.
(*):Özdemir Asaf
(**):Özdemir İnce


Müşerref Özdaş

27 Aralık 2011 Salı

Yeni Yılı Beklerken



Yeni bir yıla girmeye sayılı günler kaldı.
Adettendir köşe yazıları yazılır, haydi bakalım bir tane de ben karalayayım.

Sokaklarda, çarşıda, pazarda sivri renk renk külahlar,  aptal maskeler,püsküllü süsler, irili ufaklı Noel Baba sembolleri, plastik çam ağaçları, bol bol kırmızı, özellikle iç çamaşır., seksi kıyafetler göze çarpıyor çok sayıda. Bütün bunlar olmadan yeni bir yıl gelmeyecek mi veya bunları alıp kullanarak daha mı mutlu olunacak? Umutlarınızı kırmızı, el kadar bez parçalarına mı bağlayacaksınız?  Sarhoş olmadan karşılanamaz mı yeni  gelen gün ve yıl? Pazardan pazartesiye , salıdan çarşambaya geçmekten ne farkı var o günün, gecenin? Umutlarımızı  piyangoya mı bağlamalıyız ille  de? Ya ertesi günkü hüsran, vahlar tühler? Yıkılan ve ertesi yıl bu zamanlara ertelenen hayaller, zengin olma umudu?

Köşeyi dönsem ÖLÜM...düz gitsem HAYAT... der bir şarkıda,
HAYAL ise dikey çıkış, hayallerin suya düşmesi denilen şey de tepeden yere çakılma anlarıdır.Belki de boyunuzu geçmeyen bir suya balıklama atlayıp dibe çakılmak.Beyin ölümünün gerçekleşmesi hayallerin...

Ne diyelim, hayallere devam yine de...

Paranın beni değiştirip değiştirmeyeceğini bilmek istiyorum, Tanrım,lütfen bana bir şans! diyenlere gülümsüyorum sadece... Medya ve reklam dünyasının dolduruşuna ne de kolay geliyoruz.

Kırmızıda keramet mi var? Eğer öyleyse, bu kadar çok mutlu ediyor ve enerji yüklüyor ise tüm dünyayı kırmızıya boyamaya ne dersiniz?

Yine kırmızılı kıyafetler eşliğine, kadınların kırmızı rujlu gülücükler ve öpücükler dağıttığı, sevgiliye kırmızı güller verildiği, hindi dolmaları yiyerek, belki kırmızı halıların serili olduğu lüks mekanlarda salınarak, kırmızı şarap içerek, şampanyalar patlatarak, tıka basa mideleri doldurarak, gecenin devamında kırmızı noktalı saatler yaşanarak, çılgınca eğlenerek geçecek pek çok kişinin 2011 son gecesi… Ancak ertesi sabah uyandıklarında dünyanın bir yerlerinde aç insanlar olmaya devam edecek.İşgaller, zamlar, borsada düşüşler, terör, dünyanın pek çok yerinde kırmızı alarm durumları yaşandığı gerçeği var olmaya devam edecek. Belki kırmızı reçetelik maddelerin kullanılarak insani duyuların tamamen ortadan kalktığı, dumanlı kafa ve buğulu gözler eşliğinde girilecek yeni bir yıla…

Gelen yılların güzel, mutlu, verimli, bizden çok şey götüren  getiren yıllar olmasını dileyelim yine de ancak dilemekle olmayacağını ve çaba göstermemiz gerektiğini de unutmayalım tabi ki..

Sevgiyle kalın, mutlu kalın, umutla kalın...

Müşerref Özdaş
27.12.2011

25 Aralık 2011 Pazar

DÖKÜLEN İNCİLERİM...

DÖKÜLEN İNCİLERİM...




İnci kolyem koptu bugün. 
Yerlere saçıldı tüm incilerim. 
Toplayıp dizsem yeniden, 
Bİr teki eksik kaldı. 
Boynumda 15 incinin izi kaldı. 


Birinci inci: Adı vefaydı. Bir ömür sürecekti. 
İkinci inci: Şefkat: Sıcacık ısıtırdı. 
Üçüncü inci: Güvenimdi. 
Dördüncü inci: Aşkımdı. 
Beşinci inci: Tutkumdu. 
Altıncı inci: Mantığımdı. 
Yedinci inci: Unutulan düşlerimdi. 
Sekizinci inci: Tutunacak dalımdı. 
Dokuzuncu inci: Bekleyişlerimdi. 
Onuncu inci: Özleyişlerimdi. 
On birinci inci: Hatalarımdı. 
On ikinci inci: Öfkelerimdi. 
On üçüncü inci: Günahlarımdı. 
On dördüncü inci: Dualarımdı. 
On beşinci inci: Eksilen yanımdı. 
Müşerref ÖZDAŞ

Hoş geldin hayatıma ey sevgili ( Geceydi seni bana taşıyan )

Geceydi seni bana taşıyan...
Sen geceye yakındın, bende sana....
Ağır aksak işleyen zamanın düşürdüğü tuzaklardan kurtulup geldin, 
hoş geldin..
Korkularınla, sırlarınla ve sadece gözlerine derin bakanların görebileceği acılarınla geldin, 
iyi ki geldin.....

Bekleyişlerimin içine hapsettiğim özlemlerim vardı.
Nicedir kimseyle paylaşmadığım hüzünlerim.
Soramadığım sorularım.. 
Hatırladığımda yüreğimde yaratacağı o korkunç sızıyı duymaktan korktuğum için, 
beynimin bir köşesine fırlatıp attığım ve bir daha hiç dokunmadığım anılarım vardı....
Şimdi özgür bıraktım özlemi.
Şimdi hüzünde sevinçte doyasıya yaşanıyor bende.
Sorular cevabını buluyor, anılar canlanıyor çünkü sen geldin.
Susmak ne çok akıllandırmış beni... 
Ne çok biriktirmişim kelimelerimi....

Bir bir dökülürken dilimden sevda sözcükleri senin o tedirgin duruşun bile durduramıyor beni."
Seni soluyan bir rüzgara kapılmış gidiyorum, 
yüreğimi bir yelken gibi açtım, seninle dolduruyorum.
Seninle olmanın, seni yaşamanın ve zamanı sadece seninle paylaşmanın eşsiz hazzını duyumsuyorum, 
ne iyi ettin de geldin.....
Bir büyüysen bozulma. 
Bir hayali yaşıyorsak kaybolma. Hep biz çözecek değiliz ya gerçeğin düğümlerini, 
bırak kendi halinde kalsın. 
Ruhuna talibim ben asıl gerçek bu. 
Kaçışlardan bıkmış, 
hep yarım kalmış ruhum da bir tek seninle doyuma ulaşacak, kendini bulacak. 
Dedim ya, sen geldin.
Bir de mavi var öyle ya.....

Nereye saklamıştım maviyi ? 
Kimlerden gizlemiştim de yok sansınlar istemiştim ? 
Bak, güneş bile mavi mavi parlıyor görüyor musun ? 
Yavaş yavaş yok oluyor yüreğimin gri katmanları. 
Maviyle anılıyor görebildiğim her şey.
En çok maviye tutkunum ben, 
bu yüzden mavi sen oluyorsun, çocuk gibi seviniyorum. 
Sen maviyle geldin..

Sahi , çocuk olmayı ne kadar özlemişim ben... 
Senin içindeki çocukla oynayacak bendeki çocuk. 
Yalansız ve saf olacak. 
Kumdan kaleler yapacak, içine seni koyacak. 
Kaleyi yıkacak, seni kurtaracak, kahraman olacak.
Çığlıklar atacak, yorulmayacak, sensiz hiç bir oyunda "ebe" olmayacak.
Korkma, o çocuk hep yaşayacak, kimsenin zarar vermesine izin vermeyeceğim.
Çünkü sen o çocukla varsın, o çocukla geldin.
Yoktum ben , senden önce yoktum sanki. 
Sen geldin varlığını bildim. Sen geldin bir dokunuşun, 
bir öpüşün nasıl da büyük bir hazza dönüştüğünü gördüm.

Sen geldin ben oldum, Aşk oldum..
Sen geldin....
..ama ne güzel geldin..

Bir Eşi Olmalı İnsanın



Bir Eşi Olmalı İnsanın!
Bakarken yüreğinin kabardığı,
Gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı…
Aşık olduğu bir eşi olmalı!
Sabah gözlerini açtığında, yanında olduğunu görüp,
Şükürler etmeli Yaradana.
Koklamalı saçlarını uyuyan eşine şefkatle bakıp,
Usulca dokunmalı yüzüne.
Bir eşi olmalı insanın!
Varlığını hissedebilmek için.
Parmakları titremeli, incitirim korkusuyla.
Sürekli çağlayan bir pınar olmalı gönlü…
Kramplar girmeli midesine,
Onsuzluk aklına geldikçe!
Bir eşi olmalı insanın!
Rüzgar O’nun kokusunu getirmeli,
Yağmur O’nun sesini.
Elleri yanmalı ellerini tutabilmek için.
Akşam O’nu görecek diye, pırpır etmeli yüreği.
Kelebekler gibi olmalı insanın kalbi.
Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken eşi.
Beklemek asırlar gibi uzun gelmeli.
Gelişi ile sonsuz bir nur dolmalı içine.
Bir eşi olmalı insanın!
Yüzüne baktığında, konuşmadan anlamalı derdini,
Tasasını, öfkesini, sevincini, coşkusunu…
Güven duymalı, her şeyiyle.
Başını göğsüne koyup huzurla uyuyabilmeli,
Tüm düşüncelerinden arınmış olarak.
Babası, abisi, arkadaşı, dostu, sırdaşı, anası, çocuğu olmalı…
Şımarabilmeli yanında.
Kıskanılmalı zaman zaman da…
Bir eşi olmalı insanın!
Sabah yolcularken işine, içi acımalı,
Daha yollarken özlemeye başlamalı.
Seni şimdiden özledim!!
Bir eşi olmalı insanın!
Akşam dönüşünü beklemeli sabırsızlıkla.
Gözleri yollarda kalmalı
Ve kapıyı çalmadan açmalı…
Aşkla karşılamalı,
Hasretle sarılmalı boynuna,
Özlemle koklayıp öpmeli,
Yıllarca uzak kalmışçasına!
Bir eşi olmalı insanın!
Her günü bir başka güzel olmalı yaşamın,
Bir başka özel, bir başka soluklanmalı her anında.
Verdiği hiçbir şeyin yeterli olmadığını düşünüp, kahrolmalı,
Daha fazla ne yapabilirim diye düşünmeli.
Bir eşi olmalı insanın!
Cennetten köşe almışçasına
Sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı…
Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı,
Çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı insanın!
Ben seni ölene dek seveceğim boş laf !
Ben seni sevdikçe ölmeyeceğim...
Can Yücel

Bir Sevdiği Olmalı İnsanın


Bir sevdiği olmalı insanın,
Gözlerinin içiyle gülebilen,
Kalbinden konuşabilen,
Yürekten samimi sevebilen
Kaybememiş masumluğunu
Unutmamış insan olduğunu
Bir sevdiği olmalı her insanın
Gururuyla güneş gibi yükseklerde olan
Mütevazlığıyla içini ısıtmasını da bilen
Kızınca bakışları demirleri perdeleri eriten,
Sevince bir lafıyla ölü gönülleri dirilten,
Evet bir sevdiği olmalı insanın,
Yapmacıklık ikiyüzlülük nedir dahi bilmeyen,
İçinden geldiğince dobra dobra konuşan
Bir o kadar da korkan sevdiğini incitmekten
Bir sevdiği olmalı her insanın
Aşkı yük sevgisi semer
Her sözü dert olmayan
Hoşgörülü olmayı bilen
Kusurlarını kurdeşen etmeyen
Bir yanlışa kızıp da çekip gitmeyen
Bir sevdiği olmalı insanın,
Tam da senin gibi bir sevdiği

Nuh Üstün

GEL

Bir bahane bul uğra gönlüme..
Ne bileyim "birine bakıp çıkacaktım" de..
"Kalbimin anahtarını unuttum, onu alabilir miyim.?" de.. 
Bahane değil mi..??
"GEL" işte..!!!

24 Aralık 2011 Cumartesi

SEN - MAVİLER ÇOK ÜŞÜYECEK



Sen

sen esirliğim ve hürriyetimsin,  
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,  
sen memleketimsin.  

Sen ela gözlerinde yeşil hareler,  
sen büyük, güzel ve muzaffer  
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin...

Nazım Hikmet Ran
*********************************


Maviler Üşüyecek

"Çocukken geceleri yıldızlara bakardım...
Başımı gökyüzüne kaldırır heyecanla yıldızları sayardım.
Kaçında aşk vardı,
Kaçından böyle görünürdü gökyüzü, Kaçında denizler bu kadar güzel ve kaçında aşk maviydi...

Yıllar sonra senin gözlerinde gördüm yıldızları...
Gözlerinde o çocukluk heyecanımı yaşadım yeniden.
Mavi denizleri, mavi gökyüzünü, mavi aşkı gördüm...
Belki de onun için sen gözlerini kapattığında sönüyor yıldızlarım...

Gözlerinden bir yol çizdim kendime, Yıldızlara tutunarak ulaştım aşka... Aşk maviydi; gözlerinde aşka bulandım...
Şimdi belki de bu yüzden;
Gözlerini kapadığında yolumu kaybedişim...

Şiirler okurdum gökyüzüne bakarak; Nefesimden cam buğulanırdı...
Adımı yazardım o şiirli buğuya,
Yanında bir boşluk bırakarak...
Sonra yanına eklenecek mavi aşkımı hayal ederdim saatlerce...
Şöyle olmalı, böyle bakmalı, böyle konuşmalı...

Şimdilerde gözlerine bakarak şiirler okuyorum içimden, sen duymuyorsun...
Gözlerinin buğusuna adımı yazıyorum, Yanına da mavi aşkımı;
Yani seni...
Kapasan gözlerini, buğusu silinecek, Adım silinecek gözlerinden, aşk silinecek...

Bir şiir okuyorum soğuk cama yaslanıp;
“Yokluğun cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum kapama gözlerini” diye biten...
Şimdi gözlerini kaparsan;
Gözlerindeki yıldızlar sönecek...
Şimdi gözlerini kaparsan;
Maviler çok üşüyecek...
 "

23 Aralık 2011 Cuma

Öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın

Öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın. 
Ellerimde koparmaya çaıştığım zincirlerden kalma yara izleri 
Yeni yeni iyileşmeye yüz tutmuş olsun. 
Gözlerimde öyle bir karanlık olsun ki, gören kör oldum sansın. 
Yanaklarım kurumuş olsun göz yaşlarımdan, dudaklarımsa çatlak çatlak. 

Öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın. 
Belki bin tane aşktan geçmiş olayım ve hiçbiri olmasın gözümde. 
Hiçbiri tamamlayamamış olsun cümlelerimi, 
Hiç biri bağlayamamış olsun geceyi sabaha. 
Hiçbirinin gülüşünün her anı senin kadar aklıma işlenmemiş olsun. 
Hiçbirinin hayali en güzel haliyle barınamamış olsun beynimde. 
Hiçbirinin izi kalmamış olsun bedenimde. 

Öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın. 
Sessizce ağladığım anları kimse çığlık çığlığa hıçkırıklara dönüştürememiş olsun. 
Ellerim kimsenin üzerinde eriyip gitmemiş olsun, gezinse bile. 
Dudaklarım senin adını söylerkenki gibi kıvrılmamış olsun hiç bi ad'a yeterince. 
Yerine koymaya çalıştığım her beden yok olup gitmiş olsun kumlar aktıkça tane tane. 
Unuttuğumu sandığım, vazgeçtiğimi sandığım, 
Sevmediğimi sandığım öyle bir zamanda gel ki
Yerçekimine karşı koysun damarlarımda beni yaşatan her zerre. 
Öyle bir zamanda gel ki vazgeçmek mümkün olmasın...

Orhan Veli

Boşver Be Yaşı Başı



Boşver Be Yaşı Başı

gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?..
şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver?
koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın.
sen inan yüreğine,
hem ona geçmezse kime geçer sözün?..
büyü büyü… bak ellerin ayakların kocaman.
aklın da maaşallah yerinde,
e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye.
akıllı ol, yüreğin gelir peşinden,
boşver yaşı başı,
aşk var mı aşk, sen ondan haber ver?
takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere.
o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir
kış günü, öl gitsin…
parayı pulu savurup,
bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin,
savrul gitsin…
Boş ver be yaşı başı, kim tutar seni kim,
kendi yüreğinden başka kim?.
Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir od aya, ister kıra
bayıra vur da git.
Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle
bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna…
yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa…
yaş 70′e gelse bile, hayat daha bitmemiş.
sen mi biteceksin?
çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?
(Can Yücel)

14 Kasım 2011 Pazartesi

SEVGİ BEKLER Mİ ?

SEVGİ BEKLER Mİ?
Sordular bir gönüle: Aşkın ömrü ne kadardır?
Cevap verdi: Kavuşamadığın sürece uzundur, çok uzun…
Üzerinde düşünülebilecek bir cevaptı bu. Kavuşmak her şeyi çözüyor muydu? Yoksa yeni arayışlara kapı mı aralıyordu? Sevgi bekler miydi? Ne kadar bekleyebilirdi? Yeterince sabırlı mıydı? Bu bekleyiş sürecinde yağan yağmurlarla ıslanır, gökkuşağını görür müydü? Sevgiler karşılıklı mı olmalı, karşılıksız mı? Ne kadar verirsem o kadar almalıyım mı demeliyiz?


Ben düşünüyorum da, karşılıksız mıdır diye sevgiler? Hayır, değil, değil… Her şeyin bir karşılığı var, aşkta da, ailede de, toplumda da…
Sordular bu kez benim gönlüme:
Sevdiğini ta uzaklardan sarıp sarmalayabilir misin? Onun mutluluğu için feda edebilir misiniz kendi isteklerini ve mutluluğunu, zamanını? Her ilişkinin içinde bir miktar da egoizm var mıdır?
Cevap verdi gönlüm:
Özlemek sevmektir. Özlemek sevgiyi büyütür içimde. Zaman tüketmeye çalışırken, özlemlerim büyütmeye çalışır. Cevaplarını bildiğim sorular kadar bilmediklerimi de sorarım her fırsatta. Sorgulamaların başlaması demek, içinizdeki okyanusun kabarması demektir. Bir süre sonra bu okyanusun taşıp, yıkıntılara sebep olma ihtimali de vardır. Ne çok şey gizleriz içimizde ve bunca gizlenmiş sırla birlikte yaşamak ağır geliverir günün birinde. Sımsıkı kapattığımız kapılarımız sert bir rüzgarla ardına kadar açılıverir.


Böylesi zamanlarda ben kapımı kapatmam. Bırakırım açık kalsın. Bilirim ki bu kapılardan çok şey taşıp çıkacak dışarı. Yüklerimden kurtulacağım, yüreğimin ağırlıklarından kurtulacağım. Taze, ılık bir bahar havası dolacak içeri.
Uzaklardan, yorgun gelen bir yolcuyu ağırlayabilirim, aç ise doyurup, yaralıysa yaralarını sarabilirim. Gitmek isterse yoluna, gönderebilirim. Yanlış da çalınmış olsa bu kapı gelen konuk olup hoş anılar bırakacaktır. Gönül hırsızları da girse açık kapıdan, arkalarında bırakacakları izleri olacaktır… Kısacası her türlü durumla yüzleşebilecek ve başa çıkabilecek yüreğe sahibim. Kapıma geleni geri döndürmem. Gelen çıkıp giderken bir daha hiç açmayacakmış gibi kapatıp çekip gitse de…


Gidenin ardından suskun kalabilirim ya da içimde taşan okyanuslarda hayallerimi yüzdürebilirim. Belki darılırım kendime, bekli de gidene…
Belki ben de yanıldığım gibi yanıltırım da. Ve benim de sertçe kapatıp çıktığım kapılar kadar, geri döndüğüm, dönmek isteyebileceğim, yeniden çaldığımda belki açılacak belki de açılmayacak, açılamayacak kapılarım olacaktır.


Sordular başka bir gönüle:
Aşk egoist midir?
Cevap verdi, derin düşüncelere dalarak:


‘’ Ben seni sevmeyi sevdim.’’
‘’ Ben sevgiyi sevdim.’’
‘’ Ben sevmenin bana hissettirdiklerini sevdim.’’
‘’ Ben kalp çarpıntılarını sevdim.’’
…………………………
‘’ Ben seni sevdim.’’


Son sırada tesadüfen yer almadı en son yerleştirilen sevgi ifadesi…
Karşımızdakini sevmek değil, öncelikle hissedebileceklerimiz için isteriz sevilmeyi. ‘’Sevmeyi ‘’ demiyorum ısrarla, ‘’Sevilmeyi’’ diyorum!


Karşınıza biri çıkar da bir gün ‘’ Ben seni sevmeyi sevdim.’’ derse, bilin ki öncelik kendindedir. Siz sonra geleceksiniz. Egoizmin bir türü işte bu. Ardından sorular da gelir. ‘’ Neden sen beni, benim istediğim gibi sevmiyorsun?’’…
Cevabım şu olurdu bu soruya: Ben hiçbir zaman sen değilim, sen olamam.’’ Ancak, sevmek ve sevildiğini hissetmek elbet insanı yükseklere çıkaran bir duygudur.


Sorulara devam edelim.
Cevabı bekleyen, bekletilen, beklenen gönüllerden gelsin bu defa:


Sevgi beklemeli midir? Yoksa yola mı düşmelidir? Keşfe mi çıkmalıdır gizemli şehirleri bulmak için? Gizemli bir şehir midir sevgi? Keşfetmeye değer neler bulunabileceği, herkesin hayal dünyası ile mi sınırlıdır? Keşfetmek, içimizdeki merakı bitirir ve terk mi edilirdi o şehirler bir süre sonra?


Bekleyen gönül cevap veriyor:


Gözü kapalı değildir sevdalar. Her ne kadar öyle görünse de çoğu kez. İçsel gözünüz gördüğüyle, sezdiğiyle bir karara varmıştır. Cevap ve karar çok derinlerden gelmiştir. ‘’Bekle, değecektir beklemeye.’’ demişse, beklemeye başlamışızdır. Gizemleri keşfetme zamanının geleceğini sezmişizdir. Hayallerle başlayacağını her yeni keşfin bilir yüreklerimiz. Gizemli şehirlerde büyülü yolculuklar yaparken biz de keşfedilmekteyizdir aslında. Bu büyü bizi sarıvermişse terk etmek bir yana daha da çekiliriz derinlerine.


Bu şehirde mutluluk var mıdır? Nedir mutluluk? Kapısını her çalana açar mı? Gözyaşıyla akıp yitebilir veya kahkahalarla taşabilir mi uzaklara?


Ve sorular devam ediyor. Cevaplamak isteyen gönüller buyursun.
Zaman gibi, sevgi de kimseyi beklemiyor mu?
Sevgi bekliyor da, seven mi sabırsızdı? Sabırla geçen bu süreçte benlikler katılaşabilir, katman katman eksilebilir mi bekleyenler?


Sevgiler umut mudur? Umutlar yarınlarda mıdır? Yarınlar umut mudur? Umutlar mıdır tükenen, biz miyiz onları tüketen veya tükenen?


Yönümüzü nasıl belirleyeceğiz yarınlara yürürken? Pusulamız şaşarsa, yabancı kıyılara savurursa bir dev dalga bizi?...


Başka kıyılara savrulsak da, zifiri karanlıklarda kalsak da, su gibi, sevgiler de akar ve yolunu bulur yeniden. Sormamız gereken şudur kendimize: ‘’ Değer mi?’’ Evet,(Yine de) her şeye değer diyebiliyorsak yola çıkmalı. Kalbimizin yön göstereceğine inançla ve güvenle. Ama bilinmeli ki, sevgiye ulaşmak için çıkacağımız yolda bizi oyalayanlarla da karşılaşmak mümkün olacaktır. İki çift laf ederken bir eski tanıdıkla ve uçan bir kuşa bakarken arkamızdan geçip gitmiş de olabilir beklediğimiz.


Tebdil-i kıyafet ile dolaşan bir sevgi de olabilir karşıdan gelen. Yollarımız karşılaşmış, belki de selamlaşmış ve o olduğunu bilmeden geçip gitmişizdir. Boşuna arar, boşuna bekleriz. Bakıp da görmemek, kalp gözünü kapanmış olması da mümkündür elbet. Gerçeğin ne olduğunu bilmek, tanımak için asıl o gözün açık olması gerekir ki geleni fark edip, geçip gitmesine fırsat vermeyelim. Belki çok sonra farkına varıp kaybımızın geri dönmek isteriz. O zaman da geç kalmış oluruz. Başka bir yerde soluklanmak üzere durmuş, başka gönüllere konuk olmuş bulabiliriz aradığımız sevgiyi…


Yaşam, kendi belirlediği kuralları içinde, belki yeni tesadüflere, tesadüf gibi görünen olaylara doğru akmakta, bizlerin önüne madde madde serilmektedir. Yürüdüğümüz yolda karşımıza çıkan bu maddeleri bazılarımız okuyup anlayabilmekte, bazılarımız da hiçbir şey anlayamamaktayız.


Binlerce yüreğin binlerce sevgi barındırdığı gibi, binlerce yürek, binlerce acıyı da barındırmaktadır. Binlerce yürek umut yolundadır. Gecenin karanlığında, yıldızların ışığında bile yürümeye devam eden inançlı yürekler, yarınlara, umutlara çıktığımız yolumuzda bizlere yoldaş olsun.


Yaşam bir kurgulama mıdır? Bizler figüranlar mıyız? Bu sorulara cevap arar her yürek. Sorularımızı bazen yüksek sesle, bazen de kimsenin duymayacağı şekilde sorarız. Bulduğumuz cevaplar yüreklerimizde saklı kalacaktır belki de.


Sizin bir cevabız var mı? Ne dersiniz? Aşkın ömrü sizce ne kadardır? Sevgi bekler mi? Seven sabırsız mıdır? Sevgi umut mudur? Umutlar yarınlarda mıdır?
Yarınlar umut mudur?


Umutsuz, sevgisiz, yarınsız kalmamanız dileğiyle.
Kapınızı açan ve gülümseyerek, aydınlatarak giren bir beklediğinizin olabilmesi dileğiyle…


Bekleyenlere ve beklenenlere sevgiyle…


Müşerref ÖZDAŞ

Sorma bana

Sorma bana ne kadar seviyorsun diye,
O kadar işte!
Tavanı kadar sokağın ve
dibi kadar cehennemin..
................................. [Nazım Hikmet Ran]

21 Ekim 2011 Cuma

İNSANLAR - İKİ ŞEY

İNSANLAR...

İnsanlar da ülkelere benziyor
Sınırları var, yüzölçümleri
Yasaları var
Bayrakları, ilkeleri
Kimi dağlık bir arazidir.
Kimi kıraç
Kimi bereketli
Kimi dardır
Kimi engin gözalabildiğince
Kiminin sınırlarından sıkı pasaport denetimiyle girilebilir.
Elini kolunu sallayarak girersin kiminden içeri
Sonuçta ne küçümse insanları kızım
Ne de önemse gereğinden çok
Ama anlamaya çalış
Nedir ve ne kadar genişleyebilir yüz ölçümleri

( Ataol BEHRAMOĞLU )
********************************************************************




Hayatımızı etkileyen şeyler nelerdir?
Neler bizi ileri götürür ve mutlu eder; neler bizi geriletir ve sıkıntı yaratır? İşte yanıtları:

İki şey “Kalitesiz İnsan’ın” özelliğidir
1- Şikâyetçilik
2- Dedikodu
İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer
1- Bakış açısını değiştirmek
2- Karşısındakinin yerine kendini koymak
İki şey yanlış yapmayı engeller
1- Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2- Ham yememek
İki şey kişiyi gözden düşürür
1- Demogoji
2- Kendini ağır satmak (Övmek, vazgeçilmez göstermek)
İki şey insanı 'Nitelikli insan' yapar
1- İradeye hakim olmak
2- Uyumlu olmak
İki şey ilaveten değer katar
1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek
İki şey geri bırakır
1- Kararsızlık
2- Cesaretsizlik
İki şey kâşif yapar
1- Nitelikli çevre
2- Biraz delilik
İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar
1- Baskın yeteneği bulmak
2- Sevdiğin işi yapmak
İki şey başarının sırrıdır
1- Ustalardan ustalığı öğrenmek
2- Kendini güncellemek
İki şey başarıyı mutlaka beraber yakalama sırrıdır
1- Niyetin saf olması
2- Ruhsal farkındalık
İki şey milyonlarca insandan ayırır
1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak
2- Hayat ve her şeye yeni bakış açısıyla yaklaşabilmek
İki şey gelişmeyi engeller
1- Aşırılık (Mübalağa, abartı, ifrat, tefrit)
2- Felakete odaklanmış olmak
İki şey çözüm getirir
1- Tebessüm (Gülümseme)
2- Sükut (Susmak)
İki şey değeri kaybedilince anlaşılır
1- Anne
2- Baba
İki şey geri alınmaz
1- Geçen zaman
2- Söylenen söz
İki şey ulaşmaya değerdir
1- Sevgi
2- Bilgi
İki şey “Hayatta önemli olan her şey” içindir
1- Nefes alabilmek
2- Nefes verebilmek

28 Ağustos 2011 Pazar

Bir Kızılderili Hikayesi



Bir gün New-York´ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar.
Gruptan biri Kızılderilidir.Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek cırcır böceği aramaya başlar.

Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder.
Kızılderili, yolun karsı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.

Arkadaşı, Kızılderiliye: "Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?" diye sorar.

Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmayagerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar.
Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak,onun ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder.
Kızılderili, arkadaşına dönerek şunları söyler:

"Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir.
Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin." 


(Alıntıdır)

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Ben, Sen, O, Biz, Siz, Onlar.... SU VE YAŞAM

Yaşamın temelindedir su. Ana karnında sıvı dolu bir kesede tamamlarız 9 ayımızı. Emdiğimiz sütün yaklaşık % 70 i sudur.İnsan vücudunun da yaklaşık % 70 i sudur.( 3/4)Hatta ne tasadüftür ki Dünya yüzeyinin yüzde 70'i suyla kaplıdır.

''Bu gezegen açıkça
Okyanus olmasına karşın,
ona yerküre adını vermek
ne kadar da isabetsiz bir
hareket.'' demiştir ARTHUR C. Clarke


Canlılar açlığa ve susuzluğa dayanma güçleri sınırlıdır. Açlığa 7- 8 gün dayanabilen canlı susuz kalmaya ancak bu sürenin yarısı kadardır. Yani 3-4 gün ancak dayanabilir. Canlı vücudundan suyun %10′u eksilirse yaşaması tehlikeye girer, %20’sinin kaybı ise ölüme neden olur.

Su yaşam verdiği gibi yaşam da alabilmektedir.Geride bıraktığımız günlerde değişik mevsimlerde ani gelen su baskınlarında şehrin göbeğinde hayatını yitiren, yitirmesine ramak kalan kişiler olduğunu, evlerin, yerleşim merkezlerinin harap olduğunu, hayvanların telef olduğunu hatırlayalım. Acı hatıralar olsa da unutulmaması gereken, ders alınması gereken hatıralardandır bunlar.

Su bir başka şekilde de can alabilmektedir. Eksilerek...

Canlıların bünyelerindeki suyun eksilmesi öncelikle vücuttaki fizyolojk fonksiyonları bozmakta nihayetinde de yaşam sona erebilmektedir. İşte bu yüzden özellikle aşırı sıcakların yaşandığı bu günlerde hem kendi yaşamımızda hem de çevremizdeki çeşitli hayvanların yaşamını düşünerek gereken önlemleri almalıyız.Çünkü araştırmalar göstermektedir ki hayvanlar açlığa dayanabilir ancak susuzluğa sadece 8 gün dayanabilirler.( insanlar 14 gün dayanabiliyor)

Susuzluk çeken ama bize söyleyemeyen küçük dostları ihmal etmeyelim.

Veterinerler ısı çarptığı fark edilmeyen sahipsiz hayvanların çoğu zaman bir köşede öldüğünü, sahipli hayvanların da sıcakta uzun yürüyüş yaptırılması, güneş alan bir yerdeki kulübede kalmak veya otomobilde bırakılmak gibi nedenlerle ısı çarpması yaşayabildiğini söylüyor. Isı çarpan hayvanların ateşi 39 ile 42 dereceye kadar yükseldiğine, çok hızlı soluk alıp vermeye başlamaktadırlar, ayakta duramazlar ve baygınlık geçirebilirler.''Bu durumdaki bir hayvanın gölgeye alınıp üzerine hortumla su tutarak veya su dökerek serinletilmesi gerektiğini öğreniyoruz konunun uzmanlarından.Tabi ki daha sonra kısa süre içinde bir veteriner kliniğine ulaştırılmasında fayda vardır.

Hayvanların insanlar gibi ter bezlerinin bulunmaz, sadece patilerinin altından serinleyebilirler. Köpekler ise dilini dışarı çıkararak ağzındaki tükürüğün buharlaşmasıyla serinlemiş ve terlemiş olurlar.

Uzmanlar sokak hayvanları için uygun ortamlara bırakılacak su konusunda da şunları söylüyor: '' Kuşların çok derin kaplardan, içine düşeceği korkusuyla su içememektedirler.''Kuşlar, tilki ve kaplumbağalar derin kapların içinden su içemiyor. Kent merkezi ile bağ ve bahçelerdeki uygun yerlere derin olmayan, 4 parmak kalınlığında su kapları koymalarını tavsiye ediyoruz. Bu şekilde kaplar konulursa serçeler de içine girip bu suda serinleyebilir''. Kedi ve köpekler için de 15-20 santimetre derinliğinde biraz daha büyük kapların konulması yeterli olmaktadır.

Şimdi yeniden diyorum ki: '' Haydi kalkın sevgili dostlar, duyarlı insanlar. Evlerinizin önüne, balkonunuza bir kap su koyun.
Yarın değil, hemen şimdi.
Siz sabah henüz uykudayken sizden daha erken güne merhaba diyen bu canlar için.
Dünyayı onlarla paylaşıyoruz.
Onlar dostumuz, yeri geldiğinde dert ortağımız.
Yumuşacık tüylerini okşayıp sakinleştiğimiz,
seslerini dinleyip keyif aldığımız dostlarımız...
Unutmayın onları.
BİR KAP SUYU ONLARDAN ESİRGEMEYİN VE UNUTMAYIN.
Müşerref Özdaş
18.07.2011

21 Haziran 2011 Salı

Mutlaka gel, beklerim...

Tatilde mutlaka gel, beklerim... Bak evi tarif edeyim, çok kolay.

Geleceksen önce giyinip süslenip evden çıkacaksın. Almadıysan eğer, eli boş gelinmez,  bir hediye alacaksın.
Sonra garaja gidip  S.... otobüslerinden bir tanesini seçip bineceksin. S....'ye gelince inmeyi unutmayacaksın.
Otobüsten indiğin zaman önce şaşkın şaşkın etrafa bakınıp sonra sağa dönüp yürüyeceksin.
Önüne çıkan ilk bakkala M........ dolmuşlarının nereden kalktığını sorarsın. Dolmuş ücreti 1.300 TL.

M......'in içine girmesi için dolmuş şoförüne yalakalık edip gerekirse yalvaracak, ikna edeceksin. 
M......'e  gelince iner inmez  A........ caddesine girip ( Tam karşıdaki cadde ) dümdüz yürüyeceksin.
Zaten sapacak başka yer de yok. :)
Sokağın sonunda, pastanenin karşısında bizim  oturduğumuz apartmanı göreceksin.
Alttan yukarı doğru sayıp 4. zile uzun uzun basacaksın. Büyük ihtimalle  cevap vermeyecek kimse.
Eğer evde yoksak plajdayız demektir.
Sahile inip banklardan birine oturup dönmemizi bekleyeceksin....

Ya da bir kafeteryaya gidip bir kahve içersin. Falına da baktırmayı unutma.
Birkaç saat çabucak geçer nasılsa, olmadı sahilde yürüyüş yaparsın.
Karnın acıkırsa dondurmacının solunda bir dürümcü var, çok da güzel yapıyor. Orada karnını doyurursun.

Hava kararmaya başlayınca yine bir uğra bizim apartmana, zili çal...
Dönmüş oluruz büyük ihtimalle.
Bu kadar basit işte...
Ne zaman istersen buyur gel, mutlaka bekleriz.

Müşerref Özdaş

17 Haziran 2011 Cuma

Son adresim

Şimdilik dokuzuncu köydeyim ama yakında göçerim buralardan.
Orada bir köy daha görüyorum, uzakta... sordum, o köy 10. köy dediler. Gitmek de geri dönmek de kolaymış...
'' Bir doğrucu bir doğrucuya gel 10. köyde buluşalım demiş.'' bu köysözü orada çok kullanılırmış...


''  Bu köyün fazla kalabalık olduğunu sanmıyorum.
Gidenlerden duydum ki yüksek tepeleri varmış çıkıp yol gözledikleri, sivriymiş dili burada yaşayanların. Diğer 9 köyden gelenlerle gayet iyi geçinirlermiş.


'' Gel, sen de gel! '' diyorlar... giderim yakında...


Orada olmanın en kötü yanı da çok sevdiklerini geride bırakmak ve buraya belki hiç gelemeyeceğini bilmekmiş. Onların çoğu 1. köydeymiş.10. köydekiler, belki bir gün gelirler umuduyla yaşayıp gidermiş..
Eee... lafı fazla uzatmayalım, evli evinde köylü köyünde gerek demişler. 10. köyün adresini aldım, hadi bana eyvallah...
Müşerref Özdaş