27 Aralık 2012 Perşembe

E- yorum



E- yorum

Şu sanal dünya neler saklıyor kalbinde? Ne saçmalıklar, ne hastalıklar, ne vasıfsızlıklar, ne sahtelikler,ne psikopatlar, ne.....ne.... ne.....?

Biri profilinde azmış: açık ilişkim var...
Benim anladığım şu: Kim kime dum duma... arada bir araya gelip yatıyoruz hepsi bu.

Bir de profillerde yazmayan kapalı ilişkiler var: Evli ama kırıştırıyor ya da özel bir arkadaşı, sevgilisi var ama kimse bilmiyor.

Aradığı kısmına şöyle yazılmış X kişisinin: İlişki, flört, arkadaş, çevre edinme...
Benim anladığım: Şöyle bir yoklarım, baktım pas yok, bacımsın derim, yok pas verdi atar tutarım, en iyi benim, en doğru benim, hayali yetenekler de uydurursun biraz olur biter. Sevgili ilan edersin bir süre sonra. Arada da hani amaçlardan biri çevre edinmek ya, belki gerçek bir iki kafa dengi ya da deneyimlerinden yararlanacağın, herhangi bir durumda yol gösterebilecek kişiler de vardır.
….
Arayan belasını da bulur mevlasını da derler ya, önce kendimizi aramamız gerektiğine inanmaktayım.İnsanların sözleri aynası gibidir. Testinin içinde ne varsa dışına o sızar da derler. Apartmanda komşularını tanımayan belki bir kez bile selamlaşmayan kişilerin sosyal paylaşım sitelerinde bir dolu arkadaşı, doğum günlerinde, özel zamanlarında bir çok kutlayanı vardır. Canım cicimdir hitaplar, günaydınsız iyi gecelersiz bırakılmaz buradakiler, haşaaa.... çoookkk ayıp olur çoookkk...

Herkes şairdir, herkes bilge...
Haydi hep beraber kendimizi aramaya çıkalım en son bıraktığımız yerde...

Güne günaydın diyerek başlıyorsam gerçek yaşamımdaki insanlara, dışarı adım atıp yüzüne soğuk çarptığında irkiliyorsan, ellerin üşüyorsa, özlediğin biri varsa, akşam dönüşünde evinde bir ışık yanıyorsa, bir karşılayanın varsa, ocakta kaynayan tarhana çorbasının kokusu gelmişse burnuna, yemeğe daha çok var mı diye sorabiliyorsan, akşama bir kahve içimine uğrayabileceğin dostların, birlikte sinemaya gidebileceğin arkadaşların varsa o zaman yaşıyorsun asıl, o zaman akıp gidiyor yaşam... başını huzurla yastığa koyup güzel sabahlara uyanma ümidiyle doluysan işte o zaman gerçekten yaşıyorsun...

@-sosyallik = e-sosyallik= a-sosyallik..

Haydi biraz daha sosyalleşmeye ama tıklamalardan uzak, klavye başından kalkarak, beğenileriniz bir dostun eline dokunarak olsun, yeni bluzunu, ayakkabısını gözlerinizle görün, beğendiğiniz durumları kelimeleri sese yükleyerek belirtin...

Söz gümüşse sükut altındır, altınlarımı da alayım da gideyim artık...

M.Özdaş

25 Aralık 2012 Salı

ESKİ ZAMANLARIN DÜŞ BAHÇELERİNDE




Eski zamanların düş bahçelerinde

Dizlerin kanardı,hiç ağlamazdın…

Çimenler yatağındı,

Bulutlar yorganın.

Kuşların özgürlüğünü kıskanırdın…

Sen ,eski zamanların

Büyülü şehirlerinde

En yüksek tepelerine çıkıp

Sonsuzluğa bakardın,

Uzun uzun…

Henüz keşfedilmemiş zamanın

Sıfır noktasını görmek istercesine…

Hayalinde yaşattığın,

Hiç bakmadığın o

Gözlerde kaybolur giderdin

Günlerce…


Eski zamanların düş bahçelerinde

En güzel sevdaları yaşardın

Özgürce…

Sevgi sözleri fısıldayıp

Rüzgarlara bırakırdın.

Gelip geçen kuşların

Kanatlarına bakardın

Her seferinde,

Bir cevap var mı diye…


Hüzün perde perde

İnerdi üstüne…

Eski zamanların düş bahçelerinde…

Başın eğilirdi önüne.

Rüzgarları dinlerdin yine de

Son bir umutla…

Gelir mi bir cevap diye…

Sonrası sitem….derin bir sitem…


Bundan sonra kapatıp

Hayallerinin kapılarını

Hiç kimsenin gözlerini

Hayal etmeyeceksin..

Sevda sözlerini fısıldamayacaksın

Eski zamanların düş bahçelerinde

Yağan yağmurlar altında..

İçindeki sağanaklar

Alıp götürdü en mahrem hayallerini…

Artık sevda masalı yazmayacaksın.

M.Özdaş

29 Ekim 2012 Pazartesi

Cumhuriyetimiz 89 yaşında...

Cumhuriyetimizin 89. kuruluş yıl dönümü kutlu olsun.
Ata'nın bu büyük eserini özenle koruyacağız.

M.Özdaş



15 Ekim 2012 Pazartesi

Sonbahar



Sonbahar hüznü düşündürür çok kişiye
oysa ben ne çok severim
renklerin özgürce dansını,
yolların ıslaklığını
Kısalan günleri,
erken yanan sokak lambalarını
evlerden yansıyan sarı-sıcak ışıkları...
Solgun yapraklar
şarkılarda hatırlansın eski aşklar,
Ben umutlu şarkılar söyleyip
gülüşümle süslerim
hem nevbaharı hem sonbaharı.

M. Özdaş

14 Eylül 2012 Cuma

Sosyo-Sanal analizler.

" Sosyal medyada yer alacak kadar sosyalleşmeyi öğrendim artık.... en azından böyle olduğunu düşünüyorum...buyurun buradan ".. diye yazmış biri...

Bence oldukça manidar.
Sosyal milliyetçi, sosyal Atatürkçü, sosyal delikanlı...
Her şeyimiz sosyal oldu ya...

Tanıştırayım: Sosyal=Sanal Mü. :)

Zamane anneleri - Fast food çocukları






Marketlerde sarımsaklı yoğurt satıldığını gördüğümde her seferinde düşünürüm: Kadınlarımız, insanlarımız bu kadaryeteneksiz mi? Hadi evde yoğurt yapmıyorsun, sarımsağı ezip yoğurda katarak evde taze taze mis gibi sarımsaklı yoğurt hazırlamaktan da mı acizler ya da ayran hazırlayamayacak kadar çünkü ayranı bile hazır almayı tercih ediyor birçok ev hanımı. Ne kadar çalışıyor da olsalar, eve geç geliyor bile olsalar en fazla 10 dakikalarını alır bu dediklerimi yapmaları.

Bir de güzellik maskeleri olayı var. Evde yukarıda sözünü ettiğim basit işleri yapmaya üşenir çoğu kadın ama iş cilt güzelliğine gelince üşenmez, arar, tarifleri bulur, okur, gidip artık içine bal mı olur karbonat mı olur, yoksa limon mu her neyse, o çok değerli vaktini harcayıp tarifi itina ile uygular, sonra geçer ayna karşısına, yine aynı itina ile yüzüne uygular... İş çorbaya gelince mis gibi nane kokan bir yayla çorbası veya tarhana yerine hazır çorba pişiriverir alelacele. Cacık mı, o da ne? Bulsa onu da hazır alır ama sohbet ortamlarında yeri geldiğinde organik pazarlardan bilmem ne kadar paraya domates aldığından bahseder. Neyse ki domatesi doğrayıp akşam yemeğine salata olarak koyabilir bu tür zamane anneleri.

İzleyeceği diziyi hiç kaçırmaz, vaktini buna ayırır, yarın hangi kıyafeti giyeceğini, hangi ayakkabıyla veya çantayla uygun olabileceğini düşünür de, çocuklarının bedenine girecek besinlerin daha sağlıklı olabilmesi için ne yapabilirim diye düşünmesine gerek duymaz.

Hayatlarımız hazır şablonlar üzerine oturmaya başladı. Artık köylerde bile inekler, tavuklar eski lezzetleri taşımıyor, GDO’lu besinlerden onlar da nasibini aldı. O gitmediğimiz, kalmadığımız uzak köylerde de mutfaklarda hazır çorbalar, hazır yoğurtlar yerini almaya başladı. Un kavurup çorba kaynatanlar, şehriyesini kışa girmeden hazırlayan, tarhanasını, salçasını yapanlar azaldı.

Şimdi Eylül, tam zamanı. Yakın evlerden yayılan salça kokuları mevsimin en sevdiğim yanı. Balkonumda ipe dizip kurutmak üzere astığım biberlerimin kurumuş olan bir kısmı rüzgârda tıkır tıkır sesler çıkarırken büyük bir hızla değerlerimizi, zenginliklerimizi, sağlığımızı kaybetmekte olduğumuzu düşündüm. Diyorum ki bu konuda mücadelemizi sürdürmeli, yeni nesile mümkün olduğunca bu lezzetleri unutturmamalı, doğallığı tattırmalıyız.

Bütün bu değişimlerden nasıl, ne zaman geçtiğimizin bile bilgisayar başında otururken farkında olmadığımızdan, köfteyi bile evde hazırlamayıp marketlerden alıp içinde ne tür katkı maddelerinin olduğunu düşünmeden tüketen, patates kızartması, mayonez ve ketçaba, hamburgere tapan, öğle yemeklerini dürüm, pizza, pide, döner, hazır ayranla geçiştiren obez bir toplum olmaya
başladık.

Sonuç şu ki devlete yeni bir iş daha düştü: Obeziteyle mücadele kampanyası başlatıldı. Hareket etmeye reklamlar ve bildirilerle teşvik ediliyoruz, Resmi Gazetede yayımlanan tebliğlerle ekmeğe ne kadar tuz ve kepek koyulacağına karar veriliyor.

Daha kaç fırın ekmek yememiz gerekecek acaba özümüze dönmemiz için? Bekleyelim görelim ama bu arada da üzerimize düşenleri de yapmayı ihmal etmeyelim.

Herkese sağlıklı güzel bir hafta dilerim.

Müşerref Özdaş




12 Eylül 2012 Çarşamba

Richard'ın halleri :)

Richard der ki: Nerede kaldı bu prenses? Yani Mü... :))


:)) İmdaatttt... Richard zor durumda.



Kurbaaaaaa Rici'den bana... :)) Kırda bayırda bile beni düşünürmüş, ah garibiimm... Cadılaaarrr eski haline getirin şunu artık.



10 Eylül 2012 Pazartesi

Kötü haber tez ulaşmadı

Sevdiğiniz bir dosta en son ne zaman merhaba dediniz? Yeniden ne zaman görebileceğinizi tahmin ediyorsunuz? Hayat öyle iyi veya kötü sürprizler yaşatabiliyor ki insanlara. En son 3 hafta kadar önce görüştüğüm bir dostla o zamandan beri görüşmemiştim. X... sosyal paylaşım sitesindeki sayfasına bakayım dedim az önce. Bir not gördüm sayfasında:

" Arkadaşlar Merhaba,Gündemden biraz uzak kaldım,tüm paylaşımlarınızı hasretle okudum.1 eylül sabahı bir av kazası geçirdim.Kütahya'da dört gün yoğun bakım ve beşinci günü hastaneden çıktım.Sizlerin yazılarına yorumlarına yeniden kavuştum." .. diyordu.

Şaşırdım kaldım okuyunca. Ava giden avlanır derler ya, sürekli kendi grubuyla birlikte ava çıkan bir dostum kendisi. Hemen telefona atladım sesini duymak için. Bir yandan konuştuk bir yandan gülüştük.

- Beni sen mi vurdurdun dedi. :)
+ Ben tuttum o adamı ama işini iyi yapamamış, parasını vermeyeceğim. Ben saçma kullan dememiştim, domdom kurşunu ile temiz iş çıkar demiştim... diye güldürdüm onu.
Hayatta kaldığı için Rabbime teşekkür ederim. ( 2 ay arayla önce amcası sonra kalp krizinden dolayı babasını, ardından 40 gün sonra da kayın pederini kaybetti. Daha sonra da diğer amcasını) bu kadar mı olur...

Vücudunda 75 den fazla saçmayla yaşamına devam edecek artık.Saçmalardan biri de kalp dokusu içinde.

Ah hayat ah... Ne zaman kime ait nasıl bir haber alacağımızı bilemiyoruz. Gerçekten kötü bir haberdi benim açımdan, 27 yıllık dostluğumun olduğu bir aileden bir kişinin sanal ortamdaki birkaç satırla yaşadığı kötü anların , geçirdiği kazanın haberini almak canımı sıktı çokça. Yarın ilk işim kendisini evinde ziyaret etmek olacak.

Ne zaman ki böyle şeyler yaşıyor insan işte o zaman hayatın birçok şey için aslında çok kısa olduğunu anlıyor....
M.Özdaş

7 Eylül 2012 Cuma

Yamuk Prenses'ten son haberler :)


#Yamuk Prenses'ten son haberler#
Camdan ayakkabılarım kırıldı, bal kabağım kurtlandı.... beyaz atlı prens yolda saldırıya uğradı... :P

Mü ve kurbağa Richard...




Cadılar Richard'ımı ne hale getirmiş... :)



BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRLERİ YAZABİLİRİM


BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRLERİ YAZABİLİRİM

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim

Şöyle diyebilirim: "Gece yıldızlardaydı
Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler"

Gökte gece yelinin söylediği türküler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Hem sevdim, hem sevildim, ya da o böyle söyler

Bu gece gibi miydi kucağıma aldığım
Öptüm onu öptüm de üstümde sonsuz gökler

Hem sevdim, hem sevildim, ya da ben böyle derim
Sevmeden durulmayan iri, durgun bakışlı gözler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Duymak yitirdiğimi, ah daha neler neler

Geceyi duymak, onsuz daha ulu geceyi
Çimenlere düşen çiy yazdığım bu dizeler

Sevgim onu alakoymaya yetmediyse ne çıkar
Ve o benimle değil, yıldızlıdır geceler

Yürek zor katlanıyor onu yitirmelere
Uzaklarda birinin söylediği türküler

Bakışlarım kovalar onu tellim her yerde
Bakışlar sanki onu bana getirecekler

Böyle gecelerdeydi ağaçlar beyaz olur
Artık ne ben öyleyim ne de eski geceler

Sesim arar rüzgârı ona ulaşmak için
Şimdi sevmiyorum ya, eskidendi sevmeler

Şimdi kimbilir kimin benim olduğu gibi
Sesi, aydınlık teni, sonsuz uzayan gözler

Sevmiyorum doğrudur, yürek bu hâlâ sever
Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer

Bu gece gibi miydi kollarıma almıştım
Yüreğimde bir burgu ah onu yitirmeler

Budur bana verdiği acıların en sonu
Sondur bu onun için yazacağım dizeler



Pablo NERUDA

Demek ki öyle


Olvido



Olvido

Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Gün saltanatıyle gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden,
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik
Ve cümle yitikler,mağluplar,mahzunlar...

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir.
Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını
Duran bir bulutu,bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kokola
Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyar ağaçlı,kuytu bahçelerden
Ayışığı gibi sürüklenip giden;
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi aşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde.
Ey ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen aşığın serptiği çiçekler.

Ya sen! ey sen! esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep,sen, esen dallar arasından

Ey unutuş! kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni.

Ahmet Muhip Dranas

Rüya


Mavi bir rüya imiş yaşam,
gözü açık seyre dalınan,
En güzel yerinde ve
vazgeçemeyecek iken
Son bir yudum su daha içip belki
dualarla yola çıkarsın
bilinmeyen bir başka rüyaya..

Evren hangi uzunlukta
Bir cümleye sığar,
Ve kaç heceye bölünür?
En uzun cümlem sen olmalısın.
Olamamandan korkuyorum.

Ben galiba saçmalıyorum.

M.Özdaş

31 Ağustos 2012 Cuma

Zafer Ertesi Yazısı

Bayramlarda hem coşku hem gurur hem hüzün hem kuşku bir arada olabiliyor. Umutlara leke düştüğü anlar çok olduğunda birden böyle coşkuyu, kırmızı beyaz renkleriyle taşımaktan gurur duyduğumuz bayraklarımızı dalgalanırken gördüğümüzde bir bütün oluveriyoruz milli bayramlarımızda.

Duygu ve fikirlerin en rahat paylaşılabildiği, en hızlı depresifleşilebilen, gündeme en hızlı ayak uydurulabilen sosyal paylaşım sitelerinde türeyen klavye delikanlıları, klavye milliyetçileri, Atatürkçüleri, siyasetçileri, vatan kurtaran adamlar, esince mangalda kül bırakmayanlar yine yaptı yapacağını.

En başta Facebook, Twitter ve Google plus gibi sosyal paylaşım sitelerinde bol bol günün anlam ve önemine uygun cümleler ve fotoğraflar yayınlandı ve gün kurtarıldı.
Bütün bunları içtenlikle yapanlar var mıydı?
Tabi ki vardı ama işin cılkını çıkaranlar da vardı.

Başka ne yapıldı?
TV kanallarında bol bol yaşını başını almış kişiler, tarihçiler konuşturuldu. Basın da yayın da görevini yaptı kısacası.

Diliyoruz ki bu bayramlarımız profile Atatürk resimleri koymak
suretiyle kutlanan bayramlar olmasın sadece. Resmi tatil adı altında yatarak kutlamayalım Zafer'in yıldönümlerini. O günleri anarak halimize şükredip, vatan ve bağımsızlık uğrunda canlarını feda edenler için el açıp dua da etmeyi akıl edebilelim. Geçmişte bizler için bu mücadeleyi veren insanlara saygı duyup, sahiplenebilelim. Bayraklarımızı evimizin balkonuna, penceresine "başkaları da asıyor" diye değil, yaşanan milli mücadeleyi önemsediğimiz, benimsediğimiz ve dosta düşmana karşı "biz buradayız!" demek için asabilelim.


Zafer bayramının 90. yıl dönümünde meydanlardaki kutlamalar geleceğe dair umut yüklüydü. Korku ve kuşkuyla karışık serzenişler de ağırlıktaydı. Peki, sebebi neydi bu taş gibi yüreğe oturan kuşkuların?

1299 yılında kurulup 1922'de yıkılmış olan, egemenliğini 623 yıl sürdürmüş olan Osmanlı Devleti bir özlemle anılıyor, dizilere konu oluyorken henüz 90. yıl dönümünü kutladığımız Zafer Bayramımızda bu hüznü ve korkuyla karışık kuşkuyu anlayabiliriz sanırım.


Neyi kutlamakta ve hatırlamaktayız Zafer Bayramlarında?

1922 yılında 26 ağustos'ta başlayıp, 30 Ağustos'ta Dumlupınar'da Mustafa Kemal'in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi ki işgal birliklerinin ülke sınırlarını terk etmesi daha sonra gerçekleşse de, 30 Ağustos sembolik olarak ülke topraklarının geri alındığı günü temsil etmektedir. Türk ulusunun yeniden dirilişinin tarihidir. Aynı zamanda Büyük Taarruzun da bitişinin yıldönümüdür.


Dünya lideri konumunda olan Atatürk’ün arkasına ve adına sığınmaktansa onu anlamak gerek. Vazgeçmemeyi, önsezili ve planlı olmayı, kararlı olmayı...

Onu anlarsak başarabiliriz.

Başkumandan M.Kemal Atatürk’ü neden bu kadar çok seviliyor?
O, 20. Yüzyılın Dünya Liderlerinden biri olarak mı seçilmiştir?
- Evet.

Ve neden dualarımız ona ve silah arkadaşlarınadır?
Ailelerini, bebeklerini, nişanlılarını, eşlerini bırakıp geri dönmemeyi göze alıp cepheye gittikleri için mi? Birkaç dakika sonra öleceklerini bile bile arkalarında bıraktıklarını düşünmeden vatanı için, bayrağı için, inançları için ölüme yürüdükleri için mi?
-Evet.

Haiti’de 1996’de ölen Haiti Cumhurbaşkanı’nın bıraktığı vasiyette mezar taşına “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm” yazılşmasını istediği için midir bunca gurur duyuşumuz?
-Evet, bu da bir sebeptir.

“Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi olduğu için mi? ( Çok sık kullanılmaktadır bu deyim. Birine çözmesi için bir problem verilir de o da tembellik eder çözmez. Derler ki ona, bu problemin mutlaka çözümü var. Bir de ATATÜRK gibi düşün. )
-Evet.

Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var mıdır?
-Evet

Bu ülkeyi asker olarak savunduğu ve askerlikten istifa ederek (ve diğer siyasete girecek komutanların da istifa etmesi zorunluluğunu getirerek) ölümüne kadar devletini hızlı bir şekilde kalkındıran, bilim, sanat, dil, eğitim ve spora çok önem gösteren iyi bir siyasetçi olarak yaşadığı için mi bu büyük sevgimiz?
- Evet

Milletinin başöğretmeni ve babası olarak mı öldü?
-Hem evet, hem hayır.
Hayır, çünkü anlamaya devam ettikçe, ideallerde yaşattıkça her anlamda öldü dememiz mümkün değil.

Türk olmak özeldir, gurur vericidir. Türk olmak Atatürk’ün çocukları olmaktır.

Kimdir Atatürk?
-Bir başöğretmen midir? Evet
-Bir lider midir, asil midir? Evet
-Dünya ona hayran mıydı? Evet
-Dünya liderleri arasında ayakta kalan tek liderdir midir? Evet
-Dünyanın özlem duyduğu bir lider midir? Evet
-Türklere, kendine güvenme ve dayanma duygusunu vermiş midir? Evet
-İnsanı teslim alıcı fevkalade önderlik kuvveti var mıydı, zeki miydi? Evet

- O kişisel kazanç ve ün peşinde koşan basit bir diktatör olmayıp
gelecek kuşaklar için sağlam temeller atmaya uğraşan bir
kahraman mıydı?
Evet, tam anlamıyla...

-1933 Üniversite Reformu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi’ni kurmuş olan, Türkiye’ye "üniversite" sözünü kazandıran lider midir Atatürk? Evet
- Dünyanın en şık giyinen bir lideri miydi? Evet...
…..
Daha birçok vasfı hakkıyla kendinde taşıyan Ata’mıza ve silah arkadaşlarına rahmetler olsun.

Sadece Türkiye'nin değil tüm dünyanın kabul ettiği Atatürk'ün bir dünya lideri olduğudur ki bizler de o büyük dünya liderinin izindeyiz ve izinde olmaya devam etmeliyiz.

Bu zaferi bize yaşatan Atatürk ve silah arkadaşları ile kahraman Türk Ordusu’na şükran ve minnetimi sunuyor, bir Zafer Bayramı ertesinde yeniden Zaferimizi kutluyorum.
Daha nice 90 yıllarda Zafer Bayramlarımızı Türk milletinin olduğu her yerde coşkuyla kutlayabilmek dileğiyle...

Müşerref Özdaş

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Güvenmek ya da güvenmemek, işte bütün mesele nerede?

Güvenmek ya da güvenmemek, işte bütün mesele nerede?

Güvendiğimiz dağlara kar yağar, oysa kar beyazdır, huzurdur. Güvendiğimiz dağlara yalandır yağan ve gri. Bende gri karışıktır. Siyahtan biraz da beyazdan çalar rengini, pusludur, istir, kirdir. Siyah daha koyudur ve en dürüst. Neden?


Gökyüzü ile yarışıyordu düşüncelerim, ruhum. Önce grilik nereye çökecekti. Odama elbet. Bana ve hüzün renkli gözlerime. Yine dalmış gitmiştim. Gittiğim yerler yalnızlık. Neden yalnızlık? Zaman zaman en rahat olduğum yer. Kimse kalmak istemese de, en kalabalıkta bile kaçamak yapar. Bir acı saplanır aniden. Gülerken aklına düşüverir; bir aldatılmışlık, o an gözler eğilir, bir şerit hakim olur, geçiverir anılar kısacık. İçinde ne büyük kayıplar vardır. Herkesin vardır. Kimileri için itiraf etmek küçüklüktür. Değildir oysa. Ne zaman nerelerde yitirdim anımsıyorum; güvenimi.
Büyüdüğümdü.
Anlamaya başladığımda herşeyi. Hissetmeye.
Hiç kimse beceremiyordu aslında yalanları. Kandıramıyordu. İnanmış görünmeyi öğrendik, çünkü böyle gerekti. Yoksa herkesi kaybedecektik. Herkes değildi aslında dürüst olmayan; Bazıları, birkaçı. Onların kalmalarına da biz izin veriyorduk aldanmış görünerek. Onlar bunun farkında bile değillerdi. Daha az acıyla tutunmak içindi, gülümseyişler. Nasıl davranırsak belki öyle olurlardı. Hoş değişmezdi hiçbir insanoğlu. Olsundu, bazıları biryerlerde anlardı, yaptıklarını, yaptıklarından vazgeçmeleri gerektiğini. Kimileri de bizlerden gidince anlamışlardır başka birilerinde. Başka birileri şanslıydılar.


Cümlelerim düşüyor, yamuk yumuk sözlerim. Anlaşılmak istemiyorum. Anlatmak hiç. Beni, yaşanmışları, acı verenleri, bazılarınızı, birşeyleri anlamaya davet etmeyi çok isterdim. Bundan da uzun zaman önce vazgeçtim. Bir insan yapacaklarını yapmışsa, yaptıklarının acıttığını ona anlatmak kocaman bir sıfırdır. Bilincinde olsa zaten yapmayacakları şeylerdir. Neden söylemekle yorayım ki, onu-beni-bizi.


Güvenmek isteriz çünkü kimyamızda var, herkes birbirine güven duymak ister, bazılarımızın buna daha çok ihtiyacı vardır. Bir insana nasıl güvenilir? Açık sözlü olmasını bekleriz, ihtiyacımız olduğunda yanımızda olmasını isteriz, zaman zaman sorunların üstesinden gelmek için birilerine ihtiyacımız vardır. Çalışırken, severken ve aşkta.


Öyle bir zamandayızdır ki,yaşam sahnedir. Oyuncular mükemmeli oynar, işte dersin harika bir insan. Güvenirsin. Dostluk başlar, aşk başlar. Tam inancının en kutsal yerinde başından aşağı kaynar sular boşalıverir. Güvenemeyeceğini anladığın andır. Birkaç cümle ile kendini ele verir. Kaybolursun. İnce ince kar başlar, gri.


Kendini sorguladığında peki? Aynada kendinle yüzleştiğinde, ben güvenilecek bir insan mıyım’a cevabın “kesinlikle evet” ise, o kadar yıpratıcı olur karşılaştığımız güvensiz insanlar. Güvenemediğimiz insanlar, belki kendilerine bile güvenleri yoktur onların ki bize nasıl güven versinler. Bir o kadar da zordur yeni insanlara kapılarımızı açmak.


Güvenimizi kaybetmek yalanla başlar, samimiyetsiz sözlerde filizlenir. Aşkı ele alalım, kendi yaşadığımız ya da tanığı olduğumuz sarsılmış ilişkilere bakalım. İlk başta aklımızı çelen ona güven duymak değil midir? Bir insan bir insana güvenmek için ondan neler bekler? Söylediği sözlerin arkasında kalıyorsa kayıplar başlar. Hani tek taraflı aşklar vardır. Bir taraf aşka adanmıştır, diğeri de aşka ait malzemeler için yaşar. Sadece olmuş olması içindir bazı ilişkiler. Onu alana elde edene kadardır tüm roller. Ne kadar kolaydır başka hayatlara misafir olmak, sevgiyle açılmış kapılarda izler bırakırlar. Kirli ve soğuk.


Ve gerçek aşktan, aşıktan, çok büyük birşey çalarlar! GÜVEN!
Oyunlar oynamaya alışmış kişiler için güven ne kadar gereksiz ise, diğeri için büyük kayıptır, yitirildiğinde yerine konması imkansız.
Ağır günler başlar, herkesten uzak kalınmış günler. Kimileri bunu uzman doktorlar yardımı ile çözmeye çabalar. Beş harfli küçük bir kelime, hayatlarımızda ne büyük bir olgudur aslında.


Sözleri söylemeden düşünmek gerek, uzun cümleler hemen kısalacaksa ve yerine gelmeyecekse susmak gerek. Sırf kendi baharımız için başkalarının mevsimlerini tahmin edemeyeceğimiz şekilde kışa dönüştürmemek gerek. Çalmamak gerek güvenleri, en çok da dokunmamak.


Sahneden inmek istiyorum zaman zaman, perde ben yokken kapansın, çünkü alkış olmayacak.
Siyah daha koyudur ve en dürüst. Neden?

Çünkü kendidir, sadece siyah.

(Alıntı)

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir hoşum bu akşam



Bir hoşum

Bir rüya gördüm dün, o andan beri düşünüyorum...
Rüyamda sevip saydığım bir büyüğümü görmek için gidiyorum ve
gittiğim evde mevlüt okunduğunu görüyorum.
Soruyorum nedir bu diye,
-Haberin yok mu ?diyorlar...
Görmeye gittiğim kişinin vefatının ardından okunan bir mevlüt imiş, anlıyorum...
Eller açılmış, dualar ediliyor, herkes mahzun, ben daha mahzun...
Duvardaki resimlere bakıyorum, ona ait eşyalara dokunuyorum,
varlığından geriye kalan anları hatırlamaya çalışıyorum,
Gidip de dönmemek, gelip de görmemek var derler ya...
Gidiyor ve göremiyorum...
Yok artık...

Maddenin katı, sıvı, gaz halini bilir herkes...
Ya ruh hali?
Onun kapladığı alan?
Belki cismi yok artık birçok sevdiğimizin, yakınımızın, ismi kalmış ve hissettirdikleri,
Peki ya düşündüğümüzde gözlerimizden süzülen o tuzlu kimyasal sıvı?

O fotoğraf karelerine hapsedilen anlar...
Dokunabildiğimiz tek hatıralar onlar ve gözyaşları..
O fotoğraflara hapsolan anlar ki sonradan baktığımızda ne düşündüğümüzü, neler konuştuğumuzu hatırlamakta bazen zorlandığımız anlar. Bir saniye içinde gelip yerleşen ifadeler ve sonra silinişleri.

Kendimi kötü hissettim epey bir süre....
Şimdi nasılım?
Anlayın işte, bir hoşum...

M.Özdaş

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Yaşam yürü diyor



Yaşamın adil olmadığından söz ederiz en bunaldığımız zamanlarda.
Şans bize gülmemiştir, talih kuşu konmamıştır omzumuza...
Yakınır dururuz.
Çok sonraları geri dönüp biraz da derinlemesine ve sakince düşündüğümüzde,
yap bozun parçaları zaman içinde yerine oturduğunda birden anlarız ki bize şanslar verilmiştir.
2. bir şans, 3. bir şans... belki daha fazlası...

Bırak orada kalsın her şey, sen yürü denilmiştir.
Anlamamışızdır...
Anlasak da anlamasak da yürümek zorundayız.
Yürümüşüzdür, yürüyeceğiz de...
Ben yürüyorum...

( M.Özdaş)

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Uyarısız şiddet



Gösterim Tarihi
17 Şubat 2012

Alternatif İsim: ATM

Yapım
2012- ABD - Kanada

Tür: Korku, Gerilim

Süre: 90 Dakika

Yönetmen: David Brooks

Yapımcı: Dan Clifton

Oyuncular: Josh Peck, Alice Eve, Brian Geraghty, Robert Huculak, Glen Thompson, Will Woytowich, Omar Khan, Aaron Hughes

Senaryo: Chris Sparling
***

Gizemli bir başlangıç… Gece, arkası dönük, karanlıklar içinde, yüzü görünmeyen, başında kapüşonu ile bir adamın sırtı..

Noel gecenizi nasıl geçirmek isterdiniz? İki genç erkek ve bir genç kız etrafında dönen hikaye iş çıkışı noel gecesi için planlar yapmaları ve sonrasında bir partide bir araya gelmeleri ile başlıyor. Bulundukları ortamda, ondan hoşlandığı halde daha önce söyleyemeyen, yaklaşamayan gencin kızla yakınlaşması ve onu gideceği yere bırakması ile devam ediyor. Arabasıyla kızı kalacağı yere bırakacak iken diğer genç erkek kendisini de bırakmasını istiyor. Yola çıkıyorlar, yolda kendinden çok emin ve bıçkın delikanlı acıktığını söyleyip para çekmek için bir ATM’nin yakınında durmaları ile devam ediyor. Buraya kadar her şey normalde olması gerektiği gibi görünüyor ama birden gecenin akışı değişiveriyor.

Yüzlerce kez para çekmek için girip çıktığımız ATM’lerde neler yaşanabileceğini kimse düşünmemiştir büyük olasılıkla. Alırız ve gideriz. Kamera kayıt yapar, yoldan gelip geçenler olur tek tük, belki de geceleri birçoğumuz ıssız yerlerdeki bu makinelerden para çekip işlem yapmaya çekindiğimiz vakitler de olmuştur. Bir kapıdan dışarı çıkarız, aklımızda bir yere gitmek vardır ama gidip gidemeyeceğimizi, ulaşıp ulaşamayacağımızı, engellerimizin neler olabileceğini, ulaşmak istediğimiz noktaya vardığımızda da neyle karşılaşacağımızı bilemeyiz hiçbirimiz. Hayatta karşılaştığımız olayları belirleyen nedir, kimdir? Düşüncelere daldığımızda kendimizi birden bir çıkmazda ve cevabını veremediğimiz yüzlerce soru ile boğuşurken bulabiliriz.

Bir ATM içine kilitli kalıp, korkudan dışarı çıkamamak nasıl bir duygudur, gözünüzün önünde sapık bir katilin, bir dengesizin işlediği cinayetlere seyirci kalıp sıra bize de gelecek mi, ne zaman, buradan sağ çıkabilecek miyiz düşünceleriyle beyninizin içi oyulur adeta. Sonu gelmeyecek gibi görünen bekleyiş, bir kış gecesinin soğuğunda ölümü tam ensenizde hissetmek…

Korkuyu, gerilimi sevenler için tavsiye edebileceğim bir film. Bir yandan korku, bir yandan komplo teorileri üretmek... Cani ile birden yüz yüze gelip nefesini hissetmek, ellerini üzerinde hissedip o deli kuvvetiyle başa çıkmaya çalışmak…. Güzel ve heyecan veren planlarla başlanan bir gecenin sonlarında karşınıza çıkan gelişmeler…

Korkunun yüze yansıması, bekleyiş, gece, karanlık, soğuk, çaresizlik… Tek bir geceye sığdırılmış bir hikâye,

Bakalım bu kapandan sağ çıkabilecekler mi?
Kısacası korku ve gerilimin doruklarına tırmanacağınız bir film…

Filmden seçtiğim bir replik:
“Hayat seçimler serisinden ibaret, ahbap.”

Ve ben de diyorum ki:
Yarın düşlediğiniz güne uyanamayabilirsiniz ya da uyandığınız gün düşlediğiniz gün olmayabilir.

Müşerref ÖZDAŞ


26 Temmuz 2012 Perşembe

Kendime notlar ve hayat aynamdan yansımalar


Kendime notlar ve hayat aynamdan yansımalar

Yaşamdan gözlemlerimi, hayat aynamdan yansıyan, kulaklara küpe olması gereken olguları okuyacaksınız bu notlarda. Aralarında ruhumun yanardağından püsküren lavlar da olacak elbet.Söz gümüşse suküt altındır derler, ben bir yandan altınlarımı yüreğimin derinliklerinde biriktirirken bir yandan da gümüşlerimi ortaya çıkarmayı tercih ettim. Sükutlar da gün olur söze dönüşür yüreğin simyasıyla.

Bakalım Mü’nün yüreği neler görmüş, neler biriktirmiş:


Yansımalar ve notlar - I -

Bana güvenenlere hiç arkamı dönmedim ama kimsenin de yüzünü göremiyorum artık... sırtları bana dönük... Eğer ben de sırtımı dönmüş olsaydım, onların sırtını görmemiş olacaktım. Bunu unutma Mü ve ne olursa olsun arkasını dönen sen olma, hainlerin sırtını seyretmek sırtını dönmekten daha iyidir.

Yansımalar ve notlar - II-

Her adam görünüşlüyü adam mı sandın be kızım. Mavi kimlik kartı adam olmaya yetmiyor artık anla. Genetik yapınız XY,ve kimliğiniz mavi ise verdiğiniz sözlerde de aynı imzayı taşıyın lütfen. Bu bazılarınız için çok zor olsa da...

E.G.Y ( Erkek Görünümlü Yaratıklar)diyor sarı şekerim Filiz’im (Aydın). Direkt konuyla ilgisi yok gibi görünse de erkek olmakla ilgili olduğu için benim de bebek ve hayvan tecavüzcüleri için oluşturduğum benzer bir tanımlamam geldi aklıma şu an:
TİDY ( Tanımlanamayan İnsanlık Dışı Yaratıklar)

Yansımalar ve notlar - III -


Dilimi de susturdum yüreğimi de.Geçmişin küllerini savurdum derin sulara. Artık bahanem yok, yollarım tek yön: İleri !
Kapımı geleceğe açtım. Geçmişin fişini çektim.Gerekirse ipini de çekeceğim. Peki, ya kapılarını kapatanlar, yüzüne kapanan kapıların dışında kalanlar, ya kendi üzerine kapılarını kilitleyip içine hapsolanlar, yanıbaşımızda olup da acısını hissettirmeyenler? Hayatın karması bunlar. Hayat çok bilinmeyenli bir denklem, uğraşır, çözdüm zanneder,yarıya kadar gelir, sonunu getiremeyiz. Virgülü yanlış yere koyarsak sonuç da hatalı çıkacaktır...
Emin değilsek ne nokta ne virgül kullanmamak daha doğru sanki.

Yansımalar ve notlar - IV -

Kadınlar...
Gizemlidir derler, oysa oldukça nettirler. Sevgisinde de öfkesinde de, nefretinde de... Hislerinde kolay yanılmaz. Ayak sesinden tanır yalanı dolanı, ayrılığı, sevgi görünümlü sahteliği ama kimseyi utandırmamak için de direk yüzüne vurmaz; mecbur kalmadıkça kalp kırmaz, kırılırsa da kolay affetmez hatta asla affetmez ve asla unutmaz. Söylenen sözlerin içinde gizlenenleri , suskunluktaki gizemleri bile anlar.

Geri adım atanı hayatından atmaya çekinmez
Çığ düşer hayallerine
Çığlıkları duyulmaz.
Mimoza çiçeği gibidirler,
yaralarına dokunursanız küserler,
Dinledikleri bir şarkının notasına asabilirler kendilerini..


Göçükler altında kurtarılmayı bekler bazı kadınlar, belki yeniden dışarı çıkmamak olsa da en iyisi; yerin altının üstünden iyi olması gibi...
Sabun köpüğü gibi ve gökkuşağı renkleriyle bezeli umutlarına, hayallerine gerçekler dokunduğunda *pıt* diye sönüverse de, önce oturur ağlar belki, sonra da kurusun diye bırakır elindeki mendili rüzgara, ağlamaz bir daha kapanan kapılara.


Yansımalar ve notlar - V -

Hatalar ve öfkeler

Donar yeniden su...
" İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar yapabilir..." derler.
Hangimiz yapmadı ki? İnsanız hepimiz. Bir sıcak ele, bir tatlı söze meylederiz içimizin buzlarını eritmek için. Tam eridi derken karanlık bulutlar çöker üstümüze, fırtınalar kopar birden... yeniden donar eriyen sular. İçimizin boşluğu doldu derken daha da derinleşir, karadeliğe döner adeta. Depremler yerle bir eder en güzel hayalleri, ardından gelecek tsunaminin yıkım gücünü kestirmek güçtür.

Öfke
“ Aşk her şeyi affeder mi...” diye sorar bir şarkı...
“ Sevmek mükemmel iş delikanlım, sev bakalım...” der Nazım..
Tam severken, sevginin doruklarında dolaşırken birden esen sert bir rüzgar savurur geçer oysa ki,neye uğradığını anlayamazsın, üşürsün, büzülürsün kendi bedeninin üstüne. Bir selam beklersin masumca, yoktur, o bile yoktur... İşte bir gün büyük bir öfkenin derininde bulursun kendini. Öfke... Evet.
Nedir öfke?
Hak etmediğini bildiğin için duyduğun o derin öfke sevgin ne kadar büyük olursa olsun önüne geçer.Yıkım gücü yüksek bir tsunami gibidir öfke...


Yansımalar ve notlar - VI -

Sizin de bir listeniz var mı?

Muhtelif mekanlarda yangınlarda kurtarılacak ilk eşya ve evraklar listesi vardır.
En kötü anınızda ilk aklınıza gelecek, gerçekten kurtarmaya değecek eşyalarınız vardır.
Farklı insanlar farklı objelere anlamlar yükler ve beklenmedik durumlarda onları kurtarmak ister. Bazı kişilerin de daha farklı listeleri vardır. Zor durumlarda, kriz anlarında
“ ilk gözden çıkarılacaklar” listesi...
Benim listem yok, olsa da hep boş olur o liste ama başkalarının kara listesinde yer almış olma ihtimalim var...

Müşerref Özdaş

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Devrimden önce evrimimi tamamlamalıyım

"Gitmek sadece bir eylemdir. Unutmak ise kocaman bir devrim."
demiş Nazım Hikmet

Mü de diyor ki:
Devrimden önce evrimimi tamamlamalıyım,
içimde evrilen bir şeyler var.
her gelen bir gün gitmeye aday
Kurusun diye mendilimi
bıraktım rüzgara,
ağlamam artık kapanan kapılara.
seviyorum deyip sevmemiş olanlara
geleceğim deyip gelmemiş olanlara...

M.Özdaş

20 Temmuz 2012 Cuma

İlan-ı ibadet

Ramazan geldi ya birçok TV kanalında diyetisyenler boy göstermeye başladı, gazeteler Beter Emine ! 'nin vb.. yemek kitaplarını veriyor. Besmele çeken, elhamdülillah diyen bardak reklamları yapılıyor...
Yani etinden sütünden yününden yararlanma meselesi...
Bir kere de alet etmeyin şu mübarek ayı...
Sanal alemde de geç vakitlerde birbirine benzer mesajlar göreceksiniz büyük ihtimalle:
" sahuru bekliyorum, yok efendim iftarı bekliyorum, bana dokunmayın çok sinirliyim.. falan filan... "
İlla ki ilan edeceksiniz yaptığınızı değil mi?

M.Özdaş

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Şevval SAM - Kapıldım Gidiyorum ( Kapıldım, kurtaran yok mu? :)) Rüzgar sert esiyor... )



- Oğlum Olric, kurtaran yok mu dedik, ses çıkmadı kimseden..
+ Mü efendimiz, elini veren kolunu kaptırdığı için kimse el uzatamıyor, korkuyorlar...
- Haklısın Olric... peki sen?
+ Pııışşşkkk anan güzel mi Mü efendimiz, ben de uzatmam elimi...
- Öyle olsun Olric... senin de başın sıkışır bir gün...
+ Pardon Mü efendimiz, rüzgar nasılsa duracak, sizi kendi halinize bırakıyorum.. .
- Defol gözüme görünme bir süre Olric... yıllık izne gönderiyorum seni...
+ Peki Mü efendimiz... yarın ibibikler ötmeden, sütler kaymak tutmadan giderim...
- Gitmeden sütümü ısıtmayı, beni uyandırıp kahvaltımı hazırlamayı da unutmazsın değil mi?
+Unutmam Mü efendimiz... Allah rahatlık versin, gidin siz yatın artık, sinir katsayınız yükselmiş sizin...
- Aferin oğlum Olric, benim her halimi biliyorsun, hadi sen de git yat...
+ Peki efendimiz...

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Uykum firarda



Uykum firarda,
hüzün misafir geldi yatıya,
gönül kırgın,
gözler uzaklara dargın.
Youtube'dan Müşerref Akay
sesleniyor benim yerime;
" Ağlama sevdam..."
Sezen de çıkar şimdi bir yerlerden;
"Sen ağlama, dayanamam..."
der ve gider,
kalakalırım yalnızlığımla.
Ah be hain hüzün,
ah be umarsız, vefasız şarkılar…
ah, sevdaya sarılmışken
elleri boş kalanlar...
Sarılın şimdi ben gibi yastığınıza
ve bırakın bir damla,
bir damla, bir damla daha...
Kim bilir kaç uykusuzun
deliyor bakışları geceyi?
Fail-i malumdu bu hüznün,
siyahlar giymiş
arsız bir kız kardeş gibi
gelip oturdu can evimde…
Yakında, çok yakında
geleceğim derken,
yakında, çok yakında
ayrılığı hediye edeceğim
demekmiş bu,
alt yazısı hızlı geçmiş,
kaçırmışım…
mavi bir rüya imiş yaşam,
gözü açık seyre dalınan.
Bu rüyanın neresinden girdin
fragmanda adın yoktu.
Film bitti zaten, perdeler indi.
Gel şimdi
“ Dans with me”
kızkardeşim
“Dans with me”
Sonra kapanalım birbirimizin üstüne,
sarılayım yani hüznüme,
yabancılaşan yalnızlığıma,
eksilen yanlarıma.
Kalkıp ara sıra
Toplayalım dökülen incilerimizi,
Ve …
İşte her neyse…



M.Özdaş

6 Temmuz 2012 Cuma

SEVGİ PROGRAMI ....YÜKLEME BİLGİLERİ

Müşteri :Çok fazla teknik bilgim yok. SEVGİ yüklemem için ne yapmam gerekiyor?



Yetkili : İlk olarak KALBİM dosyasını açmanız lazım. Açtınız mı?



Müşteri : Evet açıldı. Ancak şu anda GEÇMİŞ-ACILAR.EXE, DÜŞÜK-GÜVEN.EXE, HASET.EXE ve GÜCENME.EXE isimli programlar da çalışıyor. Onlar çalışırken SEVGİ yükleyebilir miyim?






Yetkili : Problem değil. Yüklediğiniz anda SEVGİ otomatik olarak GEÇMİŞ-ACILAR.EXE'yi silecektir. Gerçi bir süre geçici hafızada kalabilir ama artık diğer programları etkilemez. SEVGİ er veya geç DÜŞÜK-GÜVEN.EXE'yi silerek YÜKSEK-GÜVEN.EXE isimli bir modül yükleyecektir. Ancak siz, HASET.EXE ve GÜVENME.EXE'yi mutlaka kendiniz kapatmalısınız. Bu programlar SEVGİ’nin yüklenmesine engel olurlar. Onları kapatabilir misiniz lütfen?



Müşteri : Tamam kapattım, SEVGİ otomatik olarak yüklenmeye başladı. Bu normal mi?







Yetkili : Evet ama unutmayın ki, bu sadece temel program. Üst sürümlerinin yüklenmesi için başka kalplerle bağlantı kurmanız gerekiyor.



Müşteri : Haydaa... Daha şimdiden hata mesajı verdi.



Yetkili : Mesaj ne diyor?



Müşteri : HATA 999! Program iç sistemde çalışmıyor! Bu ne demek?







Yetkili : Endişelenmeyin, bu çok rastlanan bir sorun, çözümü de var. Hata mesajı, SEVGİ programının başka kalplerde çalışmaya hazır olduğunu ancak sizin kalbinizde çalışmadığını söylüyor. Biraz karmaşık bir programcılık dili oldu galiba... Sade bir dille şöyle diyor: '' Programın başkalarını sevebilmesi için önce sizin kendi sisteminizi sevmeniz gerektiğini'' söylüyor.



Müşteri : Peki ne yapmam gerekiyor?



Yetkili : ''KENDİMİ KABULLENME'' isimli dosyanın içinde bulacağınız KENDİNİ-AFFETME.DOC, KENDİNE GÜVENME.TXT, DEĞER-BİLME.TXT ve İYİLİK.DOC isimli dosyaların üzerine tıklayıp hepsini KALBİM dosyasına kopyalayın.



Müşteri : Tamam. Başka bir şey var mı?







Yetkili : Şimdi çalışacaktır gerçi ama biz ilerisi için de bir tedbir alalım... SÜREKLİ- KENDİNİ- ELEŞTİR- HAYATI- ZEHİR- ET.EXE diye çok uzun isimli bir dosya vardır. Onu bütün sistemde tarayın ve gördüğünüz her dosyadan silin, sonra çöp kutunuzdan da atarak tamamen kaybolduğundan emin olun!



Müşteri : Yaptım. Hey harika... Neler oluyor?... KALP temiz dosyalarla doluyor. GÜLÜMSEME.MPG monitöre geldi. SICAKLIK.COM, BARIŞ.EXE ve MEMNUNİYET.COM hepsi KALP’e yerleşiyor.






Yetkili : Güzel, demek ki SEVGİ yüklendi ve çalışıyor. Şu andan itibaren her şeyle başa çıkabilmeniz gerekiyor. Yalnız telefonu kapatmadan önce son bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.



Müşteri : Nedir?






Yetkili : SEVGİ programı ücretsizdir. Onu ve onun tüm modüllerini tanıştığınız herkese verin. Karşılığında onlar da başkalarıyla paylaşacak ve sonunda size tertemiz modüller olarak dönecektir... Mutluluklar...



Müşteri : Teşekkürler. Size de mutluluklar...


Yanlış masal




Saat 24'ü çoktan geçti.
Kabaktan arabam yok oldu.
Camdan ayakkabı ayağıma uymadı...
Sinderella değilim,
zaten prens falan da yok ortada.
Yoksa ben yanlış masalda mıyım?

Müşerref ÖZDAŞ

5 Temmuz 2012 Perşembe

Dondu yeniden su...

" İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar yapabilir." derler...

Hangimiz yapmadı ki?
İnsanız hepimiz. Bir sıcak ele, bir tatlı söze meylederiz,
içimizin buzlarını eritmek için.
Tam eridi derken karanlık bulutlar çöker üstümüze,
fırtınalar kopar birden...
yeniden donar eriyen sular.
İçimizin boşluğu doldu derken daha da derinleşir,
kara deliğe döner adeta.
Depremler yerle bir eder en güzel hayalleri,
ardından gelecek tsunaminin yıkım gücünü kestirmek güçtür.

M.Özdaş

26 Haziran 2012 Salı

Renkler ve kadın




onca rengin içinde
renksiz kalmış bir kadın
tüm çiçekleri solmuş
yorgun
gitmekle kalmak arasında
arafta...
M.Özdaş

19 Haziran 2012 Salı

“ ilk gözden çıkarılacaklar” listesi...




Muhtelif mekanlarda yangınlarda kurtarılacak ilk eşya ve evraklar listesi vardır.

En kötü anınızda ilk aklınıza gelecek, gerçekten kurtarmaya değecek eşyalarınız vardır.
Farklı insanlar farklı objelere anlamlar yükler ve beklenmedik durumlarda onları kurtarmak ister. Bazı kişilerin de daha farklı listeleri vardır. Zor durumlarda, kriz anlarında
“ ilk gözden çıkarılacaklar” listesi...

Benim listem yok, olsa da hep boş olur o liste ama başkalarının kara listesinde yer almış olma ihtimalim var...

(M.Özdaş)

Şehidim, askerim




Şehidim,askerim
Dönemedin mi?
Kundağında bebeni
Sevemedin mi?
Hain pusu kurmuş
Bilemedin mi?

Şehidim,askerim
Dönemedin mi?
Ana,baba elini
Öpemedin mi?
Nazlı yare bakıp
Gülemedin mi?

Şehidim,askerim
Dönemedin mi?

Müşerref Özdaş

17 Haziran 2012 Pazar

Kaç yaşında olduğunu bilmeseydin kaç yaşında olurdun?

Sizleri düşünmeye itecek, hayattaki mevcut yerinizi ve aslında olmak istediğiniz yeri sorgulatabilecek, üzerinde düşünülecek 50 soru var aşağıda.

“Hayatın anlamı nedir?” sorusu gibi klişe olmasalar da, aslında bize hayatın anlamını sorgulatan, yaşamla ilgili cevapları bulduran sorular bunlar. Hepsini kendinize göre dürüstçe cevaplayın, hatta dilerseniz bizimle paylaşın, çekinmeyin! Bu soruların cevapları ne olursa olsun doğru ya da yanlış değil.

Çünkü bazen doğru soruyu sormak cevabın kendisidir…

Kendimce cevaplandırmak istedim bu soruları ve sizlerle paylaşıyorum. İç sesimi klavye aracılığı ile buraya aktardım.Dilerseniz sizler de kendi iç sesinizi paylaşın benimle.
Evet, bazen doğru soruyu sormak cevabın kendisidir…Ben de yaşamı sorgulayıp cevaplar verdim kendime.


1.Kaç yaşında olduğunu bilmeseydin kaç yaşında olurdun?
Beş yaşında bir çocuk olurdum sanırım. Yüzünde o tarifi imkansız masum ifade ile meraklı bakışlar ve tatlı gülüşüyle, yaramazlık da yapsa kimsenin kızmaya kıyamadığı 5 yaşında bir çocuk.

2.Başaramamak mı daha zor yoksa hiç denememek mi?Denememek daha zor.
Her deneme sonucunda tam olarak başaramasan da gücünün sınırını, eksiğini, sabrını öğrenir insan.Belki biraz moladan sonra daha sakin ve kararlı biçimde yeniden başlar.

3.Madem hayat çok kısa, öyleyse neden hoşlanmadığımız bir çok şey yapıyoruz ve neden hoşlandığımız pek çok şeyi yapmıyoruz?

Doğuşumuzdan itibaren hep bir başkasının denetimindeyiz. Artık büyüdün, haydi işte önünde uzanıp gidiyor madde madde hayat dediklerinde birkaç maddeden sonra tıkanıp kalırız. Başkalarını mutlu etmemiz, akıllı uslu, terbiyeli olmamız vb. öğretilegelmiştir her birimize. hoşlanmasak da bizden bekleneni yapmalıyızdır öğretilere göre. Yapmadığımızda bize verilen sevginin, desteğin çekileceğini denemiş görmüşüzdür. Bu yüzdendir ki pek azımız “ hayır” diyebilecek gücü kazanmışızdır zaman içinde.

4.Herşey söylenip yapıldığında, yaptığından daha çok söylemiş mi olacaksın?
Hayır, aslolan sonuçtur. Söylenen yada öngörülen pek çok şeyden çok daha farklıdır yaptıklarınızın sonucu.

5.Dünyada en çok değiştirmek istediğin şey nedir?Eşitsizlikler... Yaşamı zorlaştıran her şey...

6.Eğer para yerine mutlulukla geçiniyor olsaydık, nasıl bir iş seni en zengin insan yapardı? Bulunduğum ortama huzur ve aydınlık verdiğim söylenir. Morali bozuk bir insana söylediğim tek bir söz çoğu kez onun gülümsemesine, az da olsa dağılmasına neden oluyor. Ben bir psikoterapist olabilirdim. Veya bir çocukla birlikte oynayıp onunla birlikte şen kahkahalar atabilirdim.Karşılaştığınız bir insana içten bir gülümseme ile selam vermek o kişinin belki de gününün tek iyi şeyidir. İnsanlara yalnız olmadıklarını ve onu anlayan biri olduğumu gösterecek bir işle onları mutlu edip “ en zengin “ değil belki ama yine de “zengin” olabilirdim.

7.İnandığın işi mi yapıyorsun, yoksa yaptığın işe razı mı oluyorsun?
Yaptığım işi seçmeden önce farklı isteklerim vardı ama işimi yapmaya başladıktan sonra bu işi severek yapıyor olduğumu da gördüm.Birçok kişi içinde bulunduğumuz yıllarda KPSS sınavlarına bağlamıştır umutlarını. Üniversiteui bitirmişsindir, belki de bunu yapman kolay olmamıştır, sonuçta yine seni bir sınav bekemektedir.Bu yaşamak zorunda olduğumuz bir kaos ve çelişkidir.

8.Ortalama insan ömrü 40 yıl olsaydı, hayatta neleri farklı yaşardın?Bunu cevaplamak çok güç. Şu ana dek yaşadıklarımızın hangisi tamamen bizim elimizdeydi. Yaşam tesadüf gibi görünen bizim önceden hazırlanmış planlarımızsa eğer? Bu durumda kim ne diyebilir ki? Kaç yıl yaşadığın değil yaşamının hangi çağında ne yaşadığın daha önemlidir bence. Bir kısa ana sığabilen öyle bir duygu yaşarsın ki etkisinden bir ömür kurtulamazsın.

9.Hayatının çizdiği yolu gerçek anlamda ne dereceye kadar kontrol edebildin?Edemedim ki... bu kadar kısa ve net bir cevap...

10.İşleri doğru yapmak mı senin için daha önemli, yoksa doğru işleri yapmak mı?Doğru işleri doğru yapmak en güzeli...

11.Saygı duyduğun ve özendiğin 3 kişi ile öğle yemeği yiyorsun. Hepsi birden, sizin yakın bir arkadaşınız olduğunu bilmeden, o arkadaşınızı eleştirmeye başlıyor. Bu eleştiri tatsız ve haksız. Ne yaparsın?
Hepsi birden eleştiride bulunuyorsa belki de tanıyor zannettiğim o kişinin tanımadığım başka yönleri de olabileceğini düşünerek önce dinlerim. “Haksız” mı değil mi bunu tam olarak anlamak asla mümkün değildir bence. Madalyonun iki yüzü olduğu gibi insnaların da iki hatta daha fazla yüzü de olabileceğini bilecek yaştayım. Dinlerim ama böyle bir eleştiri ya da sohbete müdahil olmam ama arada bazı ufak sorularla aklımdan geçen sorulara cevap bulmaya yapbozun parçalarını yerine oturtmaya çalışırım. Yakın arkadaş her zaman tam olarak her şeyini bildiğimiz arkadaşımız olmayabilir ne yazık ki.

12.Yeni doğan bir çocuğa sadece tek bir tavsiyede bulunabilecek olsaydın bu ne olurdu?Hayat hiç de kolay değil, asla seni hiçbir şey şaşırtmasın, her şey yaşanılabiliyor çocuğum.

13.Sevdiğin birisini kurtarmak için kanunları çiğner miydin?
Evet ama öncesinde mutlaka daha farklı yolları da denerdim. Çok büyük, göz ardı edilemeyecek bir durum ise yaşanan hayır çiğnemezdim.

14.Hiç daha önce çılgınlık gördüğün yerde, daha sonra yaratıcılık ile karşılaştın mı?
Hayır ama bunun çok mümkün olabileceğini biliyorum. Çılgınlık denilen şey size göre olmayan şeylerin toplamıdır belki de yapmak isteyip de yapamadıklarınız da bu çılgınlığın içine dahildir.

15.Çoğu insandan farklı yaptığını bildiğin birşey nedir?
Kişilere yaklaşım. Zoru kolay etme, aynı işi daha kolay ve kısa zamanda yapma.

16.Nasıl olur da seni mutlu eden şeyler herkesi mutlu etmez?
Hayattan beklediklerimiz, istediklerimiz aynı bile olsaydı aynı şey her birimizi mutlu etmezdi yine de.Ağrı algılama eşiğinin herkeste farklı olması gibi bir şey bu ya da beklediğimiz her neyse o gelinceye kadar içimizde, hayatımızda o şeyin ya da kişinin eksikliğinin oluşturduğu boşluk her birimizde farklı olduğundan beni mutlu eden şey bir başkasını mutlu etmeyebilir. Mutluluk bazen anlaşıldığınızı bilmek, hissetmektir. Bazen içten bir dokunuş veya gülümsemedir. İlkokul çağlarında atılır bunun temelleri. Bir sınavdan 9 almışsındır, etrafındakilerin senden 10 beklemeleri ve neden alamadığını sormaları ile başlar yetersizlik duygusu. Bir folklör müsabakasında kazanamayan takımın üyelerinden bazılarının oturup hüngür hüngür ağlaması da böyledir. Daha.. daha... daha fazlası. Elimizde o an her ne varsa onunla mutlu olmaya belki fırsat bile bırakılmamıştır. Hayatımızdaki kıyaslamalar, kısıtlamalar sonucunda sahip olduklarımızla mutlu olamamaya başlamışızdır artık.

17.Gerçekten yapmak isteyip de yapmadığın o şey nedir? Seni ne / kim tutuyor?
..... Bu cevap bende saklı kalacak. Şu kadarını söyleyebilirim sadece, beni bazen içinde bulunduğım aile ve şartlar bazen de içgüdülerim tutuyor, engel oluyordu.Tam her şey olabilir dediğim anlarda bile içimdeki cevaplayamadığım sorular yavaşlatıyordu.Ya ben haklıysam! işte bu...

18.Bırakman gereken birşeye hala sarılıyor musun?
Evet... peki neden? o boşluğun yerine ne koyacağımı bilememek belki ya da tam olarak dolamayacağını bilmek, hissetmek...

19.Şu an yaşadığın şehir veya ülke harici başka bir ülkeye taşınman gerekseydi bu neresi olurdu ve neden?
Çok soğuk bir ülke olmazdı sanırım. İnsana daha çok değer verilen bir ülke olurdu. İsviçre olabilirdi... Kendi yaşadığım şehrin dışında ama kendi ülkemde bir şehir deseydim, İstanbul olurdu bu şehir. Rüya gibi bir şehir olduğu ama bundan daha da önemlisi, içinde benim için çarpan bir kalp olduğu için gitmeliydim...

20.Asansörün düğmesine birden fazla kez basıyor musun? Bunun gerçekten asansörün daha hızlı hareket etmesini sağladığına inanıyor musun?
Hayır. Düzgün bir şekilde o düğmeye basıyorsan zaten harekete geçilecektir. Komutu bir kez vermek yeter, nereye gideceği planlanmıştır. sen başlatıcısındır.

21.Endişeli bir dahi olmayı mı yoksa mutlu bir cahil olmayı mı tercih ederdin?
Delilik ve dahiliğin çok ince bir sınırı olduğu bilinmektedir. Endişe hayattan çalmak demektir, işte bu yüzden mutlu bir cahil olmak tercihim olurdu. Bunu çok kez düşünmüşümdür.

22.Sen neden sensin?
Doğumumdan itibaren yaşadıklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı, başarılarımı, başarısızlıklarımı, umutlarımı, hayallerimi ve daha pek çok şeyi doğru ve tam olarak sadece ben kaydettiğim ve her an bende oldukları için ben benim. Genetiğim ve aklım beni ben yaptığı için ben benim.

23.Arkadaşın olmasını istediğin birisi gibi bir arkadaş oldun mu?
Evet... ayrıntıya gerek yok bu konuda...

24.İyi bir arkadaşının uzağa taşınması mı yoksa hemen dibinde oturan arkadaşınla bağlantının kesilmesi mi daha kötü?
İkincisi daha kötü. Bir süre önceye kadar neler paylaştığını, nelere birlikte duygulanıp nelere güldüğünü, ne konularda benzeri hayaller kurduğunu yakınındaki kişiye her rastladığında yeniden hatırlarsın ve bu can yakıcı, can sıkıcıdır.

25.En çok ne için minnettarsın?
Kime minnettarlık? Tanrı’ya mı, bir kişiye mi? Tanrı’ma minnettarım, bana sahip olduğum aklı ve sağlığı bahşettiği için, ama bir o kadar da kırgınım hâlâ eksiklerle dolu olduğum, hâlâ beklediklerim gerçekleşmediği için. Bir kişiye minnettarsan eğer sürdürülebilir ve güvenilir dostluklar kurup beni olduğum gibi kabul ettikleri için.

26.Tüm eski anılarını kaybetmeyi mi, yoksa hiç yeni anı oluşturamamayı mı tercih ederdin?
Eski de olsa düşündüğümüzde bizi gülümsetiyor içimizi ısıtıyorsa, gözümüz nemleniyorsa insan olmanın tüm halleriyle hallenmişiz demektir. İşte bu yüzdendir ki içlerinde acı veren hatıralar da olsa eski anıları kaybetmeyi istemezdim.Yeni, başka anılar oluşmasa da yaşadığım kadarı bana yeterdi.Oldukları yerde kalmaları tercihimdir.

27.Önce sorgulamadan, gerçeği bilmen mümkün mü?

Hayır. Sorgulamasan da iyi bir gözlem ile elde ettiğin ip uçları ile belli bir gerçeğe hemen olmasa da ulaşırsın. Bazen o gerçek en beklemediğin zamanda kendini gösterir. Bazen de bu gerçeği keşke istemeseydim, bilmeseydim, öğrenmeseydim dersin.

28.En büyük korkun gerçekleşti mi?

Hayır...umarım gerçekleştiğini de görmem, yaşamam.

29.5 yıl önce gerçekten çok üzüldüğün o zamanı hatırlıyor musun? Şu an hala önemli mi?
5 yıl değilse de daha öncelere ait üzüldüğüm anlar olmuştur ve hatırlarım.Evet, şu an hala önemli.Yaşamamış olmayı istediğim bir yaşanmışlıktı.

30.Çocukluğundaki en mutlu anı hangisidir? Onu bu kadar özel kılan nedir?
”En mutlu...” ! çok iddialı bir söz... Yok öyle bir an ya da belki de öylesine kısa idi ki hafızamda bir yer edinememiş.

31.Yakın geçmişinde, ne zaman kendini en tutkulu ve canlı hissettin?
2011 sonları ve 2012 ilk ayı...

32.Şimdi değilse, ne zaman?
Şimdi değilse belki de olmaması daha iyi olduğu ya da daha iyi bir olasılığın yaşanacağı yakın olduğu için şimdi değildir. Ne zaman ya da ne kadar yakın olduğu bizlerin bilgisi, tahmini dahilinde değil bana göre.

33.Henüz elde edemediysen, kaybedecek neyin var?
Umutları ve hayalleri kaybetmek tahminlerden daha çok şeydir.Sayılamaz ama etkisi büyüktür.

34.Hiçbirşey söylememene rağmen, ayrıldığında hayatının en güzel sohbetini yaptığını düşündüğün birisiyle hiç beraber oldun mu?
Bunun cevabı da bende saklı kalsın...

35.Sevgiyi destekleyen dinler, neden bu kadar savaşa sebep oluyor?
Dinler tam olarak anlaşılamadığı, anlatılamadığı, anlaşılmasının engellendiği için. Kişisel hırslar gözleri kararttığı ve ilkel benlik üstün geldiği için.

36.Hiç süphe olmadan neyin iyi ve ne neyin kötü olduğunu bilebilmek mümkün müdür?
Değildir. İyilik ve kötülük kavramları görecelidir. Şüphe koruyucudur, olmalıdır bir dereceye kadar ve belki ilk anlarda.

37.1 milyon dolar kazansan, işinden istifa eder miydin?
Hem de hemen... :)

38.Yapılacak daha az işin olmasını mı, yoksa yapmaktan gerçekten keyif aldığın daha çok işin olmasını mı isterdin?
Daha çok, daha keyifli, daha mutlu, huzurlu ve dolu dolu..

39.Bugünü daha önce yüzlerce kez yaşamış gibi hissediyor musun?
Hayır ama dejavu hissine kapıldığım yerler ve olaylar, kişiler olmuştur.

40.En son ne zaman sadece kuvvetle inandığın bir fikrin yumuşak ışıltısıyla karanlığa daldın?
6 ay önce... dalış o dalış.... Aydınlanmış karanlık bazen loşluğa bıraksa da yerini... Gözlerimi kapattığımda yeniden karanlıklar içinde bulsam da kendimi el yordamıyla da ilerlemeyi isteyeceğim bir yol bu.

41.Yarın tanıdığın herkesin öleceğini bilseydin, bugün kimi ziyaret ederdin?
Belki yine böyle bir bilgiye ulaşan biri beni görmeye gelirdi. Direk yüzünü görmesem de son kez sesini duymayı istediğim kişiler var tabi ki.

42.İnanılmaz derecede çekici ya da ünlü olmak için yaşam beklentini 10 yıl kısaltmaya razı olur muydun?
Hayır, ben her zaman ben olarak kalmak isterim. Kendimi seviyorum.

43.Hayatta olmak ile gerçekten yaşamanın arasındaki fark nedir?
Hayatta olup her şeyi de olup sağlığı eksik, yaşamdan yediğinden içtiğinden keyif alamayanlar, bir yoğun bakım odasında bipleyen aletlere bağlı olmak da yaşamak, hayatta olmaktır.Dolu dolu yaşamak sevmekle başlar. Yarınları umutla sevgiyle, sabırsızlıkla beklediğinizde hatta bazen heyecandan uykularınız kaçtığında yaşamın keyfişne varmış olursunuz. Yeni doğmuş bir bebeğin ince narin tenine dokunup akıp giden ve gelecek vaad eden hayatın farkına varırsınız birden. Bir telefon beklersiniz sabırsızca ve duydugunuz sesle tazelenirsiniz, işte yaşamak budur.

44.Risk ve ödülleri hesaplamayı bırakıp, direkt gibidip doğru bildiğini yapmanın zamanı ne zamandır?
Artık kaybedecek neyim kaldı, ne kadar zamanım kaldı diye sormaya başladığınızda bunun zamanı gelmiştir.

45.Madem hatalarımızdan ders alıyoruz, öyleyse neden hata yapmaktan korkuyoruz, çekiniyoruz?
Hatalardan ders almak hayal kırıklığına uğramışız demektir. Mutlu eden bir olay veya sonuç değildir.İşte bu yüzden hata yapmaktan korkuyoruz.

46.Kimsenin seni yargılamayacağını bilseydin neyi farklı yapardın?
Tek başına beni yargılamamak değil, yanımdaki kişiyi de yargılamamaları gerekir ki, ve o kişi de böyle hissetmeli ki haydi ver elini bu dünyanın anasını satalım diyebilelim.

47.Kendi nefes alış veriş sesinin farkına en son ne zaman vardın?
Her yattığımda kendi nefesimi gecenin derin sessizliği ve karanlığı içinde fark ederim ancak dün son balkona çıkıp kuş cıvıltılarını, bir süre sonra da hava bulutlandığında yağmur kuşlarının yoğunlaşan seslerini, yakınlardan gelen bir horozun sesini, kedilerin miyavlamalarını yani tabiatın bana seslenmesini işittim. Güzeldi, çok güzeldi.

48.Neyi seversin? Yakın zamandaki hareketlerinden herhangi birisi açıkça bu sevgiyi ifade etti mi?
Bu soruyu bir şarkı sözü ile cevaplayacağım.

Seni sevmek sevmelerden birisi
Ben seni de gülleri de severim
Belki farklı olur gönül ağrısı
Ben seni de kuşları da severim
Seni sevmek sevmelerden bir bütün
İnsan sevmek, doğa sevmek, yar sevmek
Belki acılardır çoğu gördüğüm
Ben çoğalan sevgileri severim
Belki farklı olur gönül ağrısı
Ben seni de kuşları da severim


49.Dün ne yaptığını bugünden 5 yıl sonra hatırlayacak mısın? Peki ya ondan önceki gün, ya da ondan önceki?
Büyük ihtimalle çok önemli bir yer işgal etmeyeceği için hafızada hatırlanmayacaktır. Gün biter gülüşün kalır bende... bir şarkının dediği gibi...

50.Şu an bazı kararlar veriliyor. Soru şu: Bu kararları kendin için mi veriyorsun yoksa başkalarının senin için karar vermesine izin mi veriyorsun?
Başkalarının benim yerime karar vermesine hiç izin vermedim, bundan sonra da vermem ancak vermem gereken kararlarda hayatımdaki başka insanların duyguları, onları üzmek istememek gibi etkenler etkili olmuştur. Yine de mantığıma uygun düşen son kararlar hep bana aittir.

Nasıl? Hayatın anlamını çözmeye daha da yaklaştınız mı? Yoksa hayatın anlamı sorusunun cevabını da buldunuz mu?.

En azından bu sorular sizin kendinizi sorgulamanıza, yarın birşeyi farklı, sizin için daha olumlu yapmaya yol açtı mı? Umarım öyle olmuştur…

Son sözüm: Hayatın anlamı sizin anladıklarınız ,kabul ettikleriniz kadardır


Müşerref ÖZDAŞ

15 Haziran 2012 Cuma

4G: Gittim- Gördüm-Gezdim- Geldim ( Eskişehir’in yeni yüzü)

4G: Gittim- Gördüm-Gezdim- Geldim ( Eskişehir’in yeni yüzü)

TCDD Karesi Ekspresi- Eskişehir-Ankara istikameti- Restoran… 9 Haziran 2012

Trenin beşik benzeri sallantısı, tıngırtısı eşliğinde kahvemi yudumlarken bir arka masada oturup bir şeyler yemek için bekleyen genç bir çiftin minik oğlunun tatlı gülüşleri ve anlamsız fakat insanda bıkmadan dinlemek isteği uyandıran agucukları ve çıkardığı farklı sesleri ile bir süre de olsa neşelendi yolculuğum. Annesinin kucağında geri, bana doğru uzanan minik ellerinin minik parmakları saçlarımın arasında dolanmakta ve ara sıra çekmekte iken ben de elimi geri uzattım ve o sıcak minik kadife tenli parmaklara dokundum. Enerjim yükseldi bu dokunuşla. Hasan bebek Ankara yolcusu idi. 4 veya 5 aylıktı ancak. Bir başka uzun tren yolculuğum sırasında da yine yolculuğumu tatlandıran 5 yaşındaki Aybüke geldi aklıma o an. O yaşta kullandığı mükemmel kelime telaffuzları ve nasıl yetiştirildiğini ve yeteneğini ortaya koyan kurduğu cümleler ve nezaketi ile hafızamda yer etmişti o tatlı kız, bir de resimlerde hatıra olmuştu. Kendisinden 2 yaş büyük abisi ile babalarından ayrı bir şehirde yeni yaşam çizgilerinde anneleriyle birlikte ilerliyorlardı…

Bunları düşünürken “ kızımız olacaktı” şarkısı geldi aklıma. Ayakları yumak yumak bir bebecik… Hayatımda “ belki” leri çok fazla kullanmam ama bu defa “ belki.. olabilir mi?.. Evet, mümkün olabilir, neden olmasın?..” sorularını kendime sorup, umutlar büyütmüştüm. Bu umutlarımdan ne zaman vazgeçtim veya vazgeçirildim tam anını bilemiyorum.

Trenle yapılan nostaljik yolculukları seviyorum. Gecenin karanlığında ilk kez göreceğim bir şehre doğru, içimdeki “ neden?”leri, “ öfkeleri” susturup çıktığım bu demir raylar üstünde sarsıla sarsıla ilerliyoruz. Yeni bir şehirde yeni yaşıma girmeyi istedim. Hayal kırıklıklarımı, kızgınlıklarımı, cevapsızlıklarımı biraz olsun unutmaktı niyetim. Unutabilecek miydim bilemiyorum ama en azından deniyordum.
Evet, kendimle yaptığım iç sohbetim sırasında yeni bir güne girdiğimizi gördüm saate baktığımda.
00:47 / 10.06.2012


Ara sıra sağıma, cama yasladığım başımı kaldırıp dışarıdaki karanlığa, gelip geçtiğimiz köylerden, kasabalardan, şehirlerden görünen tek tük ışıklara bakıp dalıp gidiyordum. Bir istasyona yaklaşıyor, duruyor, yeni yolcular alıyor veya indiriyoruz. İnenler hayatın, kendi hayatlarının; karanlığın, kendi karanlıklarının içinde kaybolup gidiyorlardı.

Bir yol arkadaşım daha vardı, sevgili dostum, ablam Hediye ve ondan başka, elimdeki kitap: o da iyi bir yol arkadaşı… Adı: “Saklanmış Mektuplar”. Bir bölümündeki okuduğum yazarın bir başka yerde okuyup aktarmış olduğu bir şiirin şu kısmı benim son zamanlarda hissettiklerime çok uyuyordu. Fransız şair Sully Prudhomme ( sf.110 ) şöyle diyordu:

“ Seven elde çok defa, sevdiğini okşarken,
Farkında olmayarak, kalbinde yara açar.
Kalp sessizce kırılır, hiç mi hiç sezdirmeden
Sevgisinin çiçeği kısa zamanda solar “…


Çiçeğim solmuştu benim de, ışığım sönmüştü, güneşim tutulmuştu… Evet, yazar da kendi görüşünü eklemiş bu alıntı şiirin sonuna: İnsanlar farkında olmadan bile, incitip yaralayabiliyorlar. (Gülbahar Ünlü). Bana da isabet etti bir ok ve yara aldım. İngilizler “ achilles heel (Aşil toğuğu) derler, bize “Yumuşak karın” olarak geçmiş bir deyim vardır. Aşil toğuğu kadar olmasa da bir şeyin en zayıf noktası anlamına gelir bu deyim. Ben de en yumuşak yerimden, kalbimden yaralandım. Bu yaralı ceylan yaban ellere vurdu kendini. Acısını az da olsa dindirebilmek için…
Saat: 01:02 / 10.06. 2012

……
Yolculuk karanlın içinde yolcuların kiminin bir şeyler okuması, kiminin uyumaya çalışması, kiminin de kulaklıklarını takıp müzik dinlemesi veya cep telefonlarını kurcalamasıyla devam ediyordu.

Sabah 06:00’ya az kalmıştı. İneceğimiz yere gelmiştik.İndik ve sabahın serinliğinde bizi bekleyen, indiğimizi görüp gelen bir dostun sıcak eliyle ilk kez göreceğim bu şehre merhaba dedik.

Eskişehir’in yeni yüzü ile ilk karşılaşmamız böyle oldu. İlk sabah çayı içildi bir börekçide. Sonra ayırttığımız yere gidip yerleşmek istedik ama misafirhane olmasına rağmen gelen misafire de memur zihniyeti ile davranan, memur gibi gören zatı muhteremler henüz teşrif etmedikleri için (Maliye misafirhanesi) zili ve telefonları uzun uzun çaldırmamıza rağmen bizi karşılayan açılmayınca bir süre kısa tur yapıp birer sabah çayı daha içtik Porsuk çevresinde. İlk dikkatimizi çekenler park bahçe düzenlemeleri, rengarenk çiçekler ve hemen hemen her adım başında zevkli bir elden ve beyinden çıktığı belli olan heykelleri izledik. Bizi karşılayan Eskişehir’li muhterem insan bizi kendi çalıştığı yere ait (Şeker fabrikası sosyal tesisleri) dinlenme tesislerine götürdü. İşlemlerimizi yaptırmadan önce kendimi bana Yeşilçam filmlerindeki köşkte hissettiren o güzel bahçesinde, kuş sesleri eşliğinde bu defa sabah kahvelerimizi yudumladık. Daha sonra eşyalarımızı odamıza bırakıp bakımlı, temiz, insanın içini ferahlatan korulukta yürüyüşe çıktık. Atkestaneleri, ıhlamur ağaçları, şakayıkların arasında bu gönül gözüme de hitap eden yeşilliği ve serinliği doyasıya yaşarken, nemli toprak kokusu ve ıhlamurların kokusunu içime çekmiş, saksağanların zıplayarak yürüyüşünü izleyip doğanın mükemmel uyumu ve enerjisi içinde kendimi yenilenmeye bırakmıştım.



……
Birkaç saatlik uyku ve dinlenme sonrasında şehir tanıma turlarımız Cengiz Bey eşliğinde başladı.

M.Ö birinci bin yılda Porsuk Nehri kıyılarında Frigyalılar tarafından kurulmuş Eskişehir .Yunus Emre, Nasrettin Hoca gibi tarihi kişileri yetiştirmiş. Lületaşı, çeşitli hastalıklara iyi gelen sıcak su kaynakları ile de ünlüymüş. Bir gün sonra o kaplıca-hamam’lardan birine gidip görevlinin verdiği bir terlikle içeri girip şöyle bir göz atıp çıkmıştım hemen. Çok sayıda kadın sere serpe, sadece iç çamaşırlarının altı ile sağa sola, boş buldukları yerlere serilmişlerdi. Bazı bölümlerdeki kadınların yüzüne sanki kırmızı boya sürülmüş gibiydi, üstelik çok sıcak bir gündeydik… Bu kadar kısa süre bile ben zor dayanmışken onlar sıcak havuza grip havuz başında, etraftaki kurnalarda oyalanıyorlar, yıkanıyor, keseleniyorlardı. Ufak sohbetleri bile o ortamda yankılanıp duruyordu.

Eskişehir’in kültürel zenginliği kadar doğal güzellikleri, mutfağı ve alışveriş olanakları ile önemli bir turizm çekim merkezi olmayı hedeflemekte olduğunu görmemek mümkün değildi.

Araştırmama göre tarihi çok eskilere uzanan Eskişehir'in ilk yerleşim noktası şimdiki yerleşimin 6 km. kuzeyindeki Şarhöyük (Dorylain) imiş. Eski yerleşimindeki harabelerden dolayı şehre "Eskişehir" adı verilmiş.
Eskişehir toprakları, günümüze kadar pek çok uygarlığı barındırmış. Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıklarının önemli yerleşim merkezlerinden biri olan ve adını da bu tarihi geçmişinden almış olan bu şehirde bütün bu dönemlerin izlerini görmek mümkün.
Gelişen şehircilik anlayışı ve uygulamalarının yanı sıra iki üniversitesi, kültürel alt yapısı ile sanat yapıları, havacılık merkezi, planlı sanayisi, yer altı zenginlikleri ve sosyal yaşam seçenekleriyle kenti gelişmiş Avrupa kentleri seviyesine yaklaştırmış.
Eskişehir aynı zamanda eğitim ve bilim kenti. 12 fakülte, 6 yüksek okul, 3 Meslek Yüksek Okulu, 1 devlet konservatuarı ve 7 enstitü ile Anadolu Üniversitesi ve 9 fakülte, 6 yüksekokul, 5 enstitü ve 1 devlet konservatuar ile Osmangazi Üniversitesi ile metropol kentlerin dışında iki üniversitesi olan tek Anadolu kenti unvanını almış.




Bereketin simgesi olan Ana Tanrıça Kibele kültü Eskişehir'den Anadolu'ya ve Dünya'ya yayılmış. Seyit Battal Gazi Eskişehir'de iz bırakmış ünlü bir Türk kahraman. Büyük ozan Yunus Emre, insanlığı sevgi ve hoşgörüye davet ederken,

“ Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz.”


diyerek tüm dünyaya Eskişehir'den seslenmiş. Fıkraları dillerden düşmeyen mizah ustası ve halk bilgesi Nasreddin Hoca, yaşamının büyük bir bölümünü Eskişehir'de geçirmiş.

Eskişehir, aynı zamanda önemli sanayi ve ticaret merkezleri, gezi ve mesire yerleri, kaplıcaları ve tarihi kalıntıları ile Türkiye'nin önemli turizm merkezlerinden biri. Ayrıca "Beyaz Altın" olarak bilinen Lületaşının (Meerschaum) yurdumuzda çıkarıldığı tek merkez. Bu maden, lületaşı ustalarınca şehirde bulunan atölyelerde işlenerek çeşitli hediyelik eşyalara dönüştürülüyor. Eskişehir'de ayrıca Bor ve Kalsedon madeni de bulunuyor.





İlin dörtte birini çam, meşe, gürgen, ardıç, katran ve köknar ağaçlarının oluşturduğu ormanlar teşkil ediyor. Orman olmayan arazilerde, su kenarlarında söğüt, ahlat ve kavak ağaçlarına rastlanmakta. Şehrin içinde özellikle porsuk çevresinde bol bulunan ıhlamur ağaçlarının çiçeklendiği mayıs-haziran aylarında geziyor iseniz o büyülü kokular eşliğinde gezmenin, o havayı teneffüs etmenin tadına doyulmuyor. Reşadiye camii avlusunda çayımı solumdan esen yelin burnuma getirdiği ıhlamur kokusu eşliğinde ve altına oturduğum vişne ağacının altında içmek de ayrı bir keyifti.
Şehirde ilk dikkatimizi çeken şeylerden biri ıhlamur ağaçlarının bolluğu ve müthiş baygın ama hoş kokuları ve büyükşehir belediyesinin çalışmaları sonucu gerçekleşmiş harika şehir peyzajı, park bahçe düzenlemeleri, şehre ayrı bir güzellik katmış olan heykellerdi.



Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in, heykel sanatı ile uğraşmakta ve Türkiye’de "Balmumu Mumya Heykel" yapımında tek isim olduğunu, Anıtkabir Müzesi'nde sergilenen Atatürk mumya heykeli, II.TBMM binasındaki mumya heykeller ve Makedonya Manastır Askeri İdadi Müzesi'ndeki "17 yaşında Atatürk" mumyası onun imzasını taşımakta olduğunu yeni öğrendim.

Gaziantep Vilayet Binası önündeki bronz Atatürk heykeli, Atatürk'ün doğumunun 100. yılının kutlandığı 1981 yılında Eskişehir'in 100 köyüne hediye ettiği büstler ve Mihallıççık, Mahmudiye, Seyitgazi ilçeleri ve Gemlik'in Karacaali ve Kapaklı köylerindeki Atatürk heykelleri eserleri de onun eserleri arasında imiş.

Kendisi de Eskişehir’li olan Büyükerşen bu şehrin başına gelen en güzel şey olsa gerek diye düşündüm bunları öğredikçe. Şehirde her yerde imzası görülen Büyükerşen’e gelip, görüp, gezip hayran kalarak geri gelen bir ziyaretçiden ve belki de ileriki bir zamanda buraya yerleşmeyi düşünecek olan birinden çok çok teşekkürler. Hayata geçirdiği çeşitli projelerle şehri yaşanılır ve seçkin kılmış… Rektörlüğü döneminde de gerçekleştirdiği kalıcı ve takdire şayan işler onun belediyecilikte neden bu kadar başarılı olduğunu daha iyi ortaya koymakta.

Özellikle gece ışıklandırmaları ile daha da büyülü görünüyordu şehir ve porsuk çevresi… İzmir’de çocukluğumda ve gençliğimde kalan troleybüsleri hatırlatan tramvaylarla ulaşım da oldukça kolaylaştırılmış bu şehirde.
Neler yapılır, nereleri görülür, ne yenir ne içilir, ne yapmadan dönülmez? Değişik şehirlerin tanıtımında hep vardır: “ Bunları yapmadan dönme”… Ben de yapmadan dönmemem gerekenlerin birçoğunu yaparak döndüm. Neler mi yaptım? Cevabı aşağıdaki paragraflarda:
******************************************************************************
* Şehre hayat veren Porsuk Çayı etrafındaki Adalar denilen mevkideki Cafe’lerde çayımı yudumladım, Ankara’dan gelen misafirimle güzel birkaç saat geçidim, Şehrin en ünlü yemeği olan Çibörek yedim.




Bu arada sıcaklar aniden bastırınca normalde su içememe özürlü olan ben şişe şişe su içtim. Ne suyu?: Kalabak suyu… Kalabak Suyu, Eskişehir'in 45 km. güneyinde yer alan Türkmen Dağı'nın kuzey yamacındaki Kalabak Köyü yakınlarındaki kaynaklardan toplanmaktadır. Kalabak Suyu'nun Tarihçesi şöyle bu suyun:

Eskişehir halkı, yirminci asrın başlarına kadar sıcak termal suyunu testilerde soğutarak içmeye çalışırken 1900 yılında Asarcıklı Ali Efendi tarafından şehre 15 km. uzaklıktaki Sarısungur Suyu, Odunpazarı semtine pişmiş toprak künklerle getirilmiş, kapaklı dağıtım yerlerinden, dirhem hesabıyla evlere ve mahalle çeşmelerine dağıtılmış. Ancak bu su aşağı mahallelere kadar götürülememiş.

Atatürk'ün Talimatı
1930'lu yıllara kadar nüfusu 15 bini geçmeyen şehrin içme suyu ihtiyacı bu şekilde karşılanmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra, Eskişehir'den sık sık geçen Mustafa Kemal Atatürk yine bir seyahatinde, aşağı mahallede bulunan tren garında mola vermiş. İşte bu mola, Eskişehir'in içme suyu ihtiyacında yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuş. Bir bardak su isteyen Atatürk'e testide soğutulmuş termal suyu sunulmuş. Değişik bir tadı olan su, Atatürk'ün hoşuna gitmemiş, Eskişehir'in içme suyu ile ilgili bilgi istemiş. En kısa sürede içme suyu ihtiyacının karşılanması için orada bulunan dönemin Belediye Başkanı Kâmil Kaplanlı'dan (Kara Kâmil lakaplı) sorunun halledilmesini istemiş. Sonuç olarak halledilmiş.



*************************************************************************************
*Tepebaşında güvercinleri besledim, Reşadiye camii avlusundaki alçak taburelerde değişik saatlerde oturup soluklandım, çayımı kahvemi içtim. Bir havuzun ortasındaki kadın heykelinin elindeki kaptan dökülen suyun damlacıkları etrafa saçılırken çok sayıda güvercini de misafir ediyordu. İçlerinden birini simitçinin uyarını ile gördüm. Tek bacaklı bir güvercindi. Simidimi yeken attığım ufak lokmaları kapışmak için yarışıyorlardı yakınımıza doluşan güvercinler. Ayaklarımın dibine gelip susamları tek tek alıp mideye indirmekten geri kalmadılar. Tek bacaklı güvercin tek başına değildi, sürüden ayrılmamıştı. En az onlar kadar başarılıydı her yaptığında.

Köprübaşı Eskişehir’in en önemli kavşak ve caddelerinin kesiştiği bölgeye verilen isim. Eskişehir’in en önemli bölgelerinden olan Köprübaşı, İki Eylül Caddesi, doktorlar Caddesi, Şair Fuzuli Caddesi, Cengiz Topel Caddesi , Sivrihisar Caddesi gibi önemli caddelerin kesişiminde bulunuyor . Bölgede bulunan Eski Tepebaşı Belediyesi özellikle gece ışıklandırmaları ile geceleri izlemeye değer. Köprübaşı üzerindeki köprüler, heykeller ve çevrede bulunan ufak çeşmeler bölgeye çok ayrı bir hava katıyor.


*************************************************************************************
Eskişehir Doktorlar Caddesi ya da gerçek adıyla İsmet İnönü Caddesi şehrin en turistik ve en hareketli caddelerinden biri. Caddenin asıl ismi İsmet İnönü Caddesi olmasına karşın cadde üzerinde bulunan iş hanları üzerindeki onlarca doktor muayenehanelerinden dolayı zamanla halk tarafından Doktorlar Caddesi olarak adlanmış. Caddenin hemen paralelinde Eskişehir’in ünlü Porsuk Çayı Porsuk bulunuyor. Hatta Doktorlar Caddesi‘nin Porsuk tarafındaki binaların çoğunun Porsuk tarafında da girişleri bulunuyor. Araç trafiğine kapalı olan cadde üzerinde birçok alışveriş yapabileceğiniz dükkan, restoran, cafe bulunuyor.

Doktorlar Caddesi’ne adım attığınız ilk an caddenin İstanbul İstiklal Caddesi’ne olan benzerliği fark ediliyor. Doktorlar Caddesi’nin bir ucu şehrin diğer ünlü caddesi olan Kızılcık Caddesi Kızılcıklı diğer ucu ise Köprübaşı ve Şair Fuzuli Caddesi. Caddenin Kızılcıklı kesişimde Eskişehir’in ilk alışveriş merkezi olan Kanatlı Avm bulunuyor. Doktorlar Caddesi özellikle Eskişehir’de alışveriş merkezleri haricisinde güzel kıyafetler alabileceğiniz güzel bir adres. Cadde üzerinde bulunan Olgun, Orkun ve Oğuz gibi yerel markalarda farklı kıyafetler bulunabiliyor.

Ayrıca bölgeden geçen Porsuk Çayı üzerinde bahar ve yaz aylarında gondol ve bot turları yapılıyormuş ama orada bulunduğum tarihlerde henüz bu turlar başlamadığı için gerçekleştiremedim.



İki köprü arasında Ordu Evi karşısında ise Cengiz Topel’in heykeli bulunuyor. CengizTopel 1964 yılında Kıbrıs’ta Türk Hava Kuvvetleri’nin gerçekleştirdiği uçuşta Rumlar tarafından düşürülüp şehit olan pilot yüzbaşıdır.



*************************************************************************************
* Kentpark’ta huzur dolu bir sabah kahvaltısı yaparken gölette bulunan irili ufaklı balıklar herkesin büyük ilgisini çektiği gibi bizim de gözümüzden kaçmadı tabi ki ve atılan ekmekleri çabucak tüketip iştahla midelerine indirmelerini izlemek büyük keyifti.

Eskişehir’lilerin deniz keyfini yaşadıkları Akdeniz sahillerini anımsatan Türkiye’nin ilk yapay plajını da gördük. Porsuk Çayı’na bakan kısımda oluşturulan özel alanda inşa edilmiş bu yapay plaj yaz aylarında denize gidemeyen kent halkına deniz keyfini yaşatıyor. 350 metre uzunluğunda olan bu plajda biri çocuklara olmak üzere iki açık yüzme havuzu da bulunuyor. Kentpark içinde bulunan yapay gölet üzerinde ise bir adet yapay ada bulunuyor.





*************************************************************************************
*Kütahya Yolu Sazova Mevkii'ndeki Bilim Sanat ve Kültür Park’ı (Sazova parkı: 400 bin m2 lik alan ile Eskişehir’in en büyük parkı) da gezmeye değer yerlerden. Eskişehir’in bu en büyük parkını trenle turlamak da mümkün ama biz yürüyerek, fotoğraflayarak, keyif alarak gezmeyi tercih ettik.

Park alanındaki gölet içindeki denizcilik tarihinde çok önemli bir yeri olan Kalyonu (Korsan Gemisi) gezdim ve bol bol fotoğrafladım.( Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfettiği Santa Maria Gemisi'nin birebir kopyası olarak inşa edilmiş. Toplarından yatakhanelerine, kaptan köşkünden güvertesine her şeyi ile gerçek boyutlarında imiş).




Sazova Parkı Eskişehir’deki en güzel parklar arasında yer aldığından özellikle yaz aylarında parkta düğün resmi çektiren gelin damatlar görürseniz şaşırmayın ki biz bir tane gördük…




Aynı alanda bulunan Masal Şatosu’nu da hayranlıkla izledim ama kapalı bir saate denk geldiği için içine girip göremedim. Masal kahramanlarının ve masal dünyasının objeleri ile donatılmış olduğunu, çocuklarımızın hayal dünyalarını geliştirmelerine büyük katık sağlamak amacıyla yapıldığını ve Türkiye'de bir ilk olma özelliğini de taşıdığını öğrendim.





Bilim Sanat ve Kültür Parkı'nın en önemli yapılarından birini oluşturan ve Eskişehir'de bir ilk olan Bilim Deney Merkezi’ni gezmeyi ise başka bir zamana bıraktım. İlköğretim ve lise çağındaki çocukların çeşitli bilimsel deneyleri gerçek ortamlarında yapabilmelerine olanak sağladığını öğrendim. Ayrıca burada bir de planetaryum (gözlemevi) var ki Eskişehirli çocuklar kadar yetişkinlerin de uğrak yeri durumunda. Planetaryum ile gökyüzü ve uzayın büyülü atmosferi izlenebiliyormuş.
***********************************************************************************
*Atlıhan Çarşısı ya da tam adıyla Atlıhan El Sanatlı Çarşısı ; Eskişehir Odunpazarı Bölgesi’nde bulunuyor ve turistik bölgelerinden biridir. 1850′li yıllarda Takattin Bey tarafından yaptırılan çarşı yapıldığı dönemlerde han olarak kullanılmış daha sonra geçen yılların ardından bakımsızlıktan kullanılamaz duruma gelmiş. Daha sonra 2006 yılında Odunpazarı Belediyesi tarafında Odunpazarı evleri Yaşatma Projesi kapsamında tekrar aslına uygun olarak restore edilmiş ve kullanıma açılmış.



Kurşunlu Külliyesi’nin hemen karşısında bulunan Atlıhan Çarşısı‘nda lületaşı başta olmak üzere Eskişehir’in en ünlü hediyelik eşyaları satılıyor. Burası Eskişehir turları düzenleyen birçok tur operatörü tarafından da tercih ediliyor.



*Odunpazarı Evleri de görülmeye değer.19. Yüzyıl mimarisinin en güzel örnekleri olan kıvrımlı yolları, çıkmaz sokakları, ahşap süslemeli, bitişik düzenli cumbalı evleri ile Odunpazarı evlerinde dolaşırken tarihe tanıklık edebiliyor diyebiliriz...


*Tarihi Odunpazarı Evlerinin içerisinde bulunan Çağdaş Cam Sanatları Müzesi de mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri ve ben bu fırsatı da kaçırmadım.
*Odunpazarı semtinde, Paşa Mahallesi'nde yer alan Kurşunlu Camii’sine merdivenli kapıdan girildiğinde ortada şadırvan, sağ tarafta menzilhane, sol tarafta aşhane, karşıda cami görülür. Bu cami, Veziri-sanî Mustafa Paşa tarafından 1525 yılında yaptırılmış. Cami 1961-1962 yıllarında yenilenmiş. Caminin arkasındaki büyük kubbeli semahane, medrese odaları ve ön taraftaki sütunlu açık mekân, buranın bir Mevlevi tekkesi olduğunu kanıtlamakta. Mevlevihane kısmında dünyada açılan ilk Lületaşı müzesini görme fırsatını buldum.
***********************************************************************************************
* Şehr-i aşk adası denilen yerde şehrin sevgi ve aşk şehri olduğunu simgelemek için Porsuk çayı üzerinde oluşturulan adaya konulan kütüklere, plakalara sevdiğiniz kişinin ismini çakabiliyormuş ve sevginizi ölümsüzleştirmek için nikâh tazeleniliyormuş ama burada da isim çakma ve tazelenme olayını bir sonraki ziyaretime bıraktım.
*************************************************************************************
* Met helvasının tadına bakmadım, sadece vitrinlerde gördüm. Bu helva pişmaniye tadını andıran ünlü lifli helvasıymış. İsmini, met(çubuk) ve aşık kemiği ile birlikte oynanan bir sokak oyunundan almış. Met Helvası, met oyunu sonucunda yenilen tarafın uzun kış gecelerinde helva çekmesiyle oluşan bir geleneğin ürünüymüş.
Met helvası un, yağ, şeker, limon ve su kullanılarak lif haline getirilen, 2-3 cm çapında ve 6 cm uzunluğunda yuvarlak olarak hazırlanan, yatay kesilmiş bir şekerleme cinsi.

**********************************************************************************
*Lületaşı ile süslü takılar aldım. Taktım takıştırdım gezdim…



Orada olduğum 3 gün içinde elbette göremediğim ama görmeye değer daha çok yer kaldı. Bir dahaki ziyaretime de bahane olsun kalanlar diyerek son günün gecesi geri dönüş saatimizi beklerken tren garı karşısındaki meşhur köfteci Ali’de köftelerimizi yedikten sonra kalkış saatimizin gelmesini bekledik ve yaklaşık 1.5 saat rötarla hareket edebildik ve bu güzel şehre yeniden gelebilmek umuduyla veda ettik.

*Gittim, gördüm, gezdim geldim4G li 3 gün geçirdim. Bu şehir için Sevgi ve Barış kenti denilmesi tesadüf değilmiş, bunu öğrendim. Tarihmiş, turizmmiş, değişimmiş, beyaz altınmış, sanatmış. Evet, gittim, gördüm gezdim ve mutlu geldim… Yaslı gittim şen geldim derler ya… Öyle oldu… Mutlu geldim…

Türkiye’min daha başka kentlerini başka zamanlarda tanıyabilmek umudundayım ancak görüp geriye döndüğüm bu kent bende çok güzel anılar bıraktı ve kendimi bir Avrupa kentinde hissettirdi. Bazı şeyleri yerinde görmek gerek. Bir insana ne kadar anlatırsanız anlatın ya da görsellerine kaç kez bakarsanız bakın aslını görmek, dokunmak, yaşamak gibi olamaz. Yaşamın hızlı akışı içinde sizlerin de böylesi güzel kentlerimizi görebilmeniz, tanıyabilmeniz, yaşayabilmeniz umuduyla, hoşça kalınız… Sevgiyle, hoşgörüyle kalınız…

Müşerref ÖZDAŞ
15.06.2012