28 Nisan 2012 Cumartesi

Gitmek


Seni çok sevmiştim...
Onun içindir senden kalan yanlızlığımı da sevmem..!

Aşkınla eziyet edip durdun bana yıllarca, kimselere bişey diyemedim!
Yüreğimdeki yaraları sordular; söyleyemedim,o yaptı diyemedim!

Kimse kalbini kırsın istemedim, korktum seni kaybetmekten!
Gidersen bi kere daha yaşayamam zannettim.Hep gitmelerden korkardım...

Onun için senden önce benim gidişim...!


İnsan sevdiğini bi kere kaybedince, sevilen bi kere gidince diğerleri de hep gider diye korkuyor,sevmeye...!
Seni korkularımla sevmiştim...
Elimde değildi,bi kere incinmiştim,ikincisinden korktum!Yine de sevdim seni,hem de gidenlerden daha çok sevdim!
Hep ayak seslerindeydi kulağım...Çizdiğim sınırlardan öte bi ayak sesi duyunca irkilirdim, koşardım tutmak için seni.! 

Oysa sen gitmeyi değil benli hayalleri düşlüyor olurdun o zamanlarda...Sadece düşlüyordun, benim de 'Sen'li hayallerim olsun diye hiç yardımcı olmadın bana, korkularıma...!

Sadece sevmekti...Beklemekti çabasız sevmek...!

Bense çırpındım durdum karşında,boşa kanatlarımdan oldum,uçmayı unuttum...Çok anlatmak istedim sana ama o kadar kaptırmıştın ki kendini hazır hayata 'Dur' dedim duymadın...!

Sonumuzdu haykırışlarım,Dinlemedin...!


Şimdi ayaklarımı yere öyle sert vuruyorum ki, çabalarımın bi anlamı olmadı,
gidişimin bi anlamı olsun diye..!

İz bırakmak değil niyetim, farkedilmek geç te olsa...!
Bütün anıları topladım,derli toplu bıraktım sana...Sen hazırı seversin diye, üşenirsin de anıları karıştırmazsın diye, hatalarını belki anlarsın diye öyle bırakıyorum...!

Niyetim acıtmak değildi seni...!
Bilirsin bi sana kıyamazdım... kıyamam da...!

Sen gerçeklerle hayalleri ayırt edemedin hiç bi zaman..!
Artık gidiyorum hayatından bu gerçek, senin beni sevdiğinse koca bi yalan değil, hayaldi...!


Kızgın değilim sana...kırgınım!

Kendine öncelik tanıyıp beni ve hayallerimi sonsuza dek ertelemek zorunda bıraktığın için...

Artık gelenlerin gitmemesi için değil, onlardan gitmemem için savaşacağım belki de...

İnsanoğlu ne tuhaf.!
Her sevgide ayrı hüzünler, ayrı mutluluklar ama sadece farklı iki sonuç var;

Gitmek... 

Kimi zaman ayakların geri gidercesine,
Kimi zaman bi aşkı tamamen silercesine..!

Gideni izlemek... 

Kimi zaman 'Dur' demekle dememek arasında binlerce kez ölmek,
Kimi zaman üstünden kocaman bi yükün kalkması...!



Seviyorum seni ama gitmeliyim...
Seni hayallerin,
Beni gerçeklerim bekler...!


Sevgi Neydi?

Sevgi neydi sahi? 

Bir mektubun ilk satırı mıydı; bir telefondaki ilk ses mi? İnsanı mutlu eden o ilk satır mıydı defalarca okunan; yoksa ilk satır arayışları mı tekrar be tekrarlanan? 

Telefondaki bir ses insanın bir ömrünü doldursa mı sevgiydi gerçekten; yoksa yeni sesler duymaya hiç yetmeyecek ömürlerin arayışları mı?Sevgi bir acıydı herhalde, bir kederdi; kâh hüzünle, kâh mutlulukla hatırlanan. 

Belki de sabırdı sevgi, affetmekti, gelecek günler adına. Sevgi sınanmaktı adl-i İlahîde ve sınavı geçmekti ercesine. Sevgi bir tevbeydi, nasûh kisvesinde; bir dirilişti nefsi öldürerek. Sevgi bir iyi ad bırakmaktı fena yurdunda….

İSKENDER PALA

27 Nisan 2012 Cuma

Mutluluk Algısı

Mutluluk nedir diye çok sorulmuştur.
Mutluluk geniş bir zamana yayılmamakta bana göre, anların içinde saklı.
Bir tek merhaba binlerce cümleden daha mutlu edebilir kişiyi.
Ve bir ses... içinizi kıpır kıpır edebilir, gününüzü renklere boyayabilir...

Kimse olmasa da kendisiyle de mutlu olmayı, mutlu kalmayı öğrenmeli insan. Mutlaka birine, bir şeylere, olgulara endekslenirsek yanıbaşımızda akıp giden hayatı kaçırabiliriz. 

Mutluluk kimyasaldır. 


Mutluluk hormonu Serotonin ( endorfin) yükseldiğinde moraliniz ve enerjiniz de yükselir, iştahınız ise azalır.  




Araştırmalar gösteriyor ki; depresyon, migren, hiperaktivite, insülin direnci, hatta obezitenin temelinde serotonin, yani mutluluk hormonu’ bulunuyor. Serotonin yükseldiğinde veya yeterli olduğunda moraliniz de yüksek oluyor. Rahat uyku uyuyorsunuz, iştahınız azalıyor, ruh sağlığınız düzeliyor, enerjiniz artıyor. Düşük serotonin ise sinirli, huzursuz ve depresif ruh hallerine neden oluyor, iştahı bozuyor, obezite veya anoreksiya, bulimia nevroza gibi yeme bozukluklarına yol açıyor.



* Serotonin nedir?
Vücut tarafından oluşturulan ve gıdalarda bulunmayan bir sinir taşıyıcısıdır. Vücut serotonini kendisi üretir. Ancak, serotonin üretimini destekleyen besinler tüketilerek vücudun serotonin üretmesine katkı sağlanmalıdır.


* Beslenmeyle serotonin hormonu arasında nasıl bir ilişki kurabiliriz?
Serotoninle insan vücudundaki enerji arasındaki ilişki, yumurta ile tavuk arasındakine benzer. Yani ruhsal yönden iyiyseniz iştahınız artabilir ya da azalabilir. Ruhsal yönden kötüyseniz yine iştahınız artabilir ya da azalabilir. İşte bu etkileşim sonucunda insan vücudu mutlaka olumsuz etkilenir.


* Serotoninin vücuttaki miktarı nasıl değişiyor?
İnsan vücudundaki serotonin düzeyini, çeşitli hormonlar etkiliyor. Örneğin kadın vücudundaki östrojende artma, serotonin düzeyinde de bir artışa neden olur. Açlık, yorgunluk, stres, yemek, ışık ve ilaçların da serotonin düzeyini düşürdüğü tespit edilmiştir.


* Serotonin, tıbbi ürünlerle takviye edilebilir mi?
Beyin elementlerinin, uzmanların tedavi önerisi dışında edinilip kullanılması mümkün değildir. Zaten kişi kendindeki bu durumu beslenmesine özen göstererek ve hastalıklardan korunarak dengeleyebilir. Örneğin kırmızı renkli besinler öğünlere eklenebilir. Stresli ve yoğun dönemlerinde alınan çinko, betaglukan gibi doğal besin değerleri, hastalıklara karşı olan savunmayı güçlü kılabilir.


* Serotonin azlığı ya da çokluğu sağlığı nasıl etkiliyor?
Beyindeki serotonin eksikliği depresyona yol açabilir, iştahı bozar ve obezite, anoreksiya ve bulimia nevroza gibi diğer yeme bozukluklarına ve uykusuzluğa neden olabilir. Düşük serotonin sinirli, huzursuz yapar ve depresif ruh haline sokar. Serotonin yükseldiğinde veya yeterli olduğunda ise; moraliniz yüksek olur, rahat uyku uyursunuz, iştahınız azalır ve enerjiniz artar. Mesela migren atağından önce vücuttaki serotonin düzeyi yüksek olmakta, atak geçtikten sonra da düşmektedir. Ayrıca kalp krizi geçirmiş birçok hastanın depresif olduğu tespit edilmiştir.


* Serotonin eksikliğinden bağışıklık sistemi nasıl etkileniyor?
İlk ve en önemli etkileşim aslında bağışıklık sisteminde oluyor. Mesela eksik alındığı için depolanmayan protein ya da vitaminler savunma sisteminin iflas etmesine yol açıyor. Alınmayan gıdalar yüzünden savunma sistemi zayıflıyor ve vücut enfeksiyonlara açık hale geliyor.



Endorfin veya serotonin
İnsan vücudunda ağrıyan dokularda ağrının azalması için beyin dokuları tarafından üretilen hormonlara verilen isimdir. Hormonun işlevi, ağrının şiddetini azaltmak ve vücuda daha az rahatsızlık vermesini sağlamak için sinirleri uyuşturmaktır. Endorfinlerin ağrı kesici etkisi morfinden yaklaşık 30 kat daha fazladır.



Mutluluk hormonu olarak da anılır. Heyecan, ağrı, egzersiz, baharatlı yiyecek tüketimi, seks ve orgazm gibi durumlarda salınımı artış gösterir.



Endorfin hormonunun daha çok salgılanması beslenme şeklimiz ile doğru orantılıdır. Bazı yiyecekler endorfin salgısını artırarak mutluluk verir. İlk aklımıza gelen çikolatadır. Çikolata kokusu bile mutluluk hormonunu yükseltir. Çikolata ve çikolatalı pasta yada dondurma gibi yiyecekler endorfin salgısını artırarak bizi mutlu eder. Meyvelerden en etkili olanı muzdur. bunun yanında çilek, üzüm ve portakal da mutluluk veren meyvelerdir. Ekmek ve makarna enerji verir ve sıkıntıları unutturur. Kilo sorununuz varsa salata ile birlikte yemeniz tavsiye ediliyor.Fıstık ve susam endorfin hormonunu artıran besinlerdir.



Aşık olunduğunda bol miktarda salgılanan hormondur endorfin. Sık sık aşık olmak yerine; siz, düzenli spor, her gün egzersiz yaparak, olumlu düşünerek, gülümseyerek endorfin üretiminizi fazlalaştırabilirsiniz.



M.Özdaş

18 Nisan 2012 Çarşamba

Eli bıçaklı gençlik








Eli bıçaklı bir gençlik var karşımızda. Biri 17 yaşında, tam kalbinden bir doktoru bıçaklayarak öldürdü. Sebebi 80 yaşındaki kanser hastası dedesinin ameliyattan 10 gün sonra ölmesi...

Bir diğer genç 18 yaşında, derse geç kaldığı için sınıfa almayan öğretmenini kalbinden bıçakladı, öğretmenin durumu çok ağır... 


Bütün bunlar son iki gün içinde yaşananlar, daha bir o kadar da isyan edilmiş, lanet edilmiş, unutulmuş olaylar var.




Nasıl yetiştirdik ya da neden yetiştiremedik gerektiği gibi bu kişileri biz? Okullarda ders yükünün altında ezdik, notlarla, sınavlarla bunalttık, ezberledikleri formüllerden, tanımlardan hayatı öğrenmeye fırsat bulamadılar...

Aileler de işi tamamen okula ve öğretmenlere bıraktılar, kendileri sorumluluktan kaçtılar, böylesi daha kolay geldi belki.

Bir kadın ve erkek ne zaman ve ne için çocuk sahibi olmayı ister?

Sadece kendi mutlulukları için mi, kucaklarına alacakları zaman o zevki tatmak için mi? Geleceklerine sigorta olsunlar, yaşlılıklarında kendilerine baksınlar diye mi? Doğan her birey bu toplumun bir üyesidir ve toplumun geleceğidir. Şu andan daha öteye adım atabilmesini sağlayacak gelecektir çocuk ama görüyorum ki diplomalar olsa da cehalet ruha işlemişse eller ancak bıçak tutuyor, kendine ve borçlu olduğu topluma bunu reva görüyor... yazık, çok yazık !!! __M.Özdaş

17 Nisan 2012 Salı

MİSAFİRİM GELECEKMİŞ, BUYURSUN GELSİN



Birkaç gün önce sık kullanmadığım ve sadece sanatsal mesajları almak için kullandığım mail adresime baktığımda bir mesajla karşılaştım. Biri bana misafir gelecekmiş. ‘’ Eeee…ne var bunda? ‘’ diyeceksiniz şimdi. Ancak büyük ihtimalle benzeri mailler alan kişiler varsa aranızda daha yazımın başında gülümsemeye başlayacaklarından eminim…

Misafiri seven bir milletizdir. Tanrı misafiriyim diye kapımızı çalanları bile neredeyse geri döndürmeyiz. Buyursun gelsin, hoş gelsin, sefa gelsin diyebileceğim türden bir misafire ait değildi bu mesaj. Kekler börekler, poğaçalar yapıp beklenecek türden, tanıdığım biri de değildi. Peki, kimden gelmişti bu mesaj? Geleceğini günlerce önceden kim haber vermişti bana? Üstelik bu misafir yurt dışından gelecekti. Yol yorgunu olacaktı ama temiz çarşaflar serip yataklar hazırlayacağım, elimden geldiğince rahat ettirebileceğim bir misafir değildi.

Aldığım mailde aynen şunlar yazıyordu: Oraya gelicem, müsait misin?

‘’ Daveti gönderen: Ladyberlin
    Davetin başlığı: Oraya gelicem havalar nasıl
    Mesaj: Merhaba hayat tamamen tesadüflerle haftaya Türkiye’ye geliyorum.    Ufacık, kısacık sürecek bir ilişki yaşamak ister misin? Çünkü burada kendime ayıramadığım vakti Türkiye’de ayırmak istiyorum. Beni tecrübesiyle hareketleriyle, sadece gönlümü hoş edecek birisini istiyorum. Benim bir ilişkide hayırlarım yoktur… Çünkü herkes istediğini almanın peşinde. Benim hiç bir maddi beklentim olmaz, evlilik felan öyle bir beklentim de yok zaten.. Yehju’ya gel de msn vereyim oradan devam edelim.’’

Ve devamında şu bilgiler yer alıyordu:

 ‘’ Ladyberlin üyesinin fotoğraflı profilini görmek için buraya tıklayınız.

Yehju.com sitesine hemen üye olarak size davet yollayan kişilerle tanışabilirsiniz.

Ayrıca yarım milyondan fazla üye arasından aradığınız sevgili ya da yatak partnerinizi bulabilir, onlarla yazışabilir, msn adresleri ve telefonlarını alabilir ya da kameralı sohbet yapabilirsiniz.
Sınır tanımayan ama ilişkilerinde gizliliğe önem verenlerin buluştuğu site...’’

Mesaj kutumu her zamanki gibi açıp bu satırları okuduğumda Nazan Öncel’in Hay Hay şarkısını anımsadım. Hatırlayalım, sözleri şöyle idi:
Ne varsa alsın
Toplasın gelsin
Benim için gelsin
İsterse kalsın

Hay hay buyursun gelsin
Hay hay temelli kalsın
Hay hay buyursun gelsin
Hay hay beni seven gelsin
Hay hay…



Günümüzde eski sevgilerin, masumane aşkların neden kalmadığını ve özlem çekildiğini bundan iyi ne anlatabilir acaba? Özellikle cinsel yoldan bulaşan AİDS Hepatit, Sarılık gibi hastalıkların görülme oranı ülkemizde de azımsanmayacak boyutta olduğu biliniyor. Çünkü yasal olarak çalışan hayat kadınları kontrol altında iken buralardan ulaşılan kadınlar ile birlikte olan kişiler önlemlerini ihmal etmişlerse her an tehlikeyle karşı karşıya. Merakları nedeniyle girdikleri bu tuzaklarla dolu sanal ortamlarda mağduriyetin çoğunu gençlerimiz yaşamaktadır.

Ayrıca her gün farklı yerlerde sanal alemle, online fuhuş, porno ve seks tuzaklarının var olduğu yüzlerce haberle karşılaşıyoruz. İnternet aramalarında çok net biçimde rahatlıkla ulaşılabilen bu tür sitelerde çeşit çeşit görsel malzemeler eşliğinde, kontrolsüz, kadın ya da erkek fuhuş hizmetleri sunuluyor. Meraklarına yenik düşenlerin, boş zamanlarını ne şekilde dolduracağını bilemeyenlerin bu tür tuzaklara düşmeleri çok kolay.

Hızla ilerleyen bilgi-bilişim çağı önümüze uçsuz bucaksız bir derya çıkarmış. Bu deryada ilerlerken kirlenme, fazla hızlı yüzüp, yönümüzü, kıyımızı kaybetme gibi durumlarla da karşı karşıya kalabiliriz.
Kolaylıkları ve olumlu taraflarının yanı sıra her an yepyeni, sinsi suçları ve yozlaşmayı da beraberinde getirip yaşamın tam ortasına bomba gibi bırakıyor gelişen teknoloji.

Uzmanlar sürekli sanal fuhuşta son dönemde artış yaşandığı, eskort, partner gibi isimlerle internet kullanıcılarına sunulan fuhuş pazarlarında pek çok tehlikenin de bulunduğu konusuna dikkat çekmeye, uyarmaya çalışıyorlar. Hatta emniyete de bu tür sitelere aldanıp dolandırıldıklarına dair pek çok şikâyet de gelmekte olduğunu biliyoruz.

Bir söz vardır: Eline, diline, beline sahip olmak…
İşte acı olan budur. Sahip olamadığımız nitelikler zehirli sarmaşık gibi dolanıp durmaktadır boynumuza…

Yasal boşluklardan yararlanılan bu tür siteler bir kısım meraklı ve aç insanımızın hüsrana uğramasına yol açıyor. Ayrıca bu tür olayların çok küçük bir kısmı açığa çıkıyor. Hukuk ve Hayat Derneği Başkanı Erdem Gençay konuyla ilgili olarak şunları söylemekte: ‘’ Yasa boşluğu bazı kimselere hareket alanı sağlamakta, yasa koyucunun bu alanı boşluk bırakmayacak şekilde düzenlemesi gerekmektedir.’’


Bilimin ve teknolojinin nimetleriyle dolup taşan bu deryada herkesin boğulmadan ve başka kıyılara sürüklenmeden yüzebilmesi dileğimle…

Müşerref ÖZDAŞ

( Ortanca Dergisi- Üç Aylık Kültür ve Sanat Dergisi- Mart-Nisan-Mayıs 2011- Yıl: 4 ' de yayınlandı)

İKİLEM



"AŞK" geliverince aniden
" MANTIK " çeker gider
Sevgisiz diyarlara.
Karanlık kabuslar süsler Artık uykularını.
Sen sefada sanırsın beni,
Kendini de cefada...
Bilinmez ki
"SEFA " ile " CEFA " kardeştir

Müşerref ÖZDAŞ

( '' BEYAZ bir ANTOLOJİ'' adlı antolojiden)


Müşerref Özdaş (Mşrf)
(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir.
Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Çekilebilir bir hayat için ne gerekiyor?




Geçtiğimiz haftalara ait bir haberde oldukça dikkat çekici bir belirleme ile karşılaştım. Haber şöyle idi:Hollanda'da Alkol Kullanma Yaşı 10'a düştü...

Peki, bu haberden sonra ne oldu? Büyük ihtimalle birçok kişi okuyup çoktan unuttu bile.

Zehirlenme sebebiyle hastaneye kaldırılan bu yaş çocuklarının araştırmalara göre yaklaşık dörtte üçünün içki kullanmayı anne ya da babalarından öğrendikleri belirtilmiş.

"Çocuklarımız ve alkol" adlı kitabının tanıtım toplantısında  yapılan bir konuşmayı konu alan bu haberde ailelerin sorumluluğu olduğu belirtilse de, kütüphaneler dolusu kitap yazılsa da, birileri suçlansa da asıl çözüm nasıl bulunabilir konusunda  köklü bir çalışmanın yapılmadığı da açıkça görülmektedir. Hollanda hükümetinin alkol satın alma yaşını 16’dan 18’e çıkarması sorunu çözecek midir? Bu ülkede umuma açık yerlerde içki kullanmak yasak olup küçük yaştaki çocuklara alkol satan yerlerde ruhsat iptaline varan cezalar da verilebilmektedir.

ABD'de daha önceleri alkol kullanım yaşı eyaletten eyalete değişirken şimdi ülke genelinde 21 yaş uygulaması geçerli.

Ya diğer ülkelerde sınır nedir? Birlikte görelim:
Fransa: Gençlere dair organizasyonlarda sponsorluk yasağı var. Televizyon ve billboardlarda alkol reklamı yasak.İçki satışı yaşı hafif içkiler için 16, diğerleri için 18.

İsveç: Burada da alkol reklamı yasak ancak light bira yadasınıf 1 kategorisindeki içkilerin reklamı yapılabiliyor.İçki satma yaşı işte 18.

Danimarka: 2003 yılından itibaren televizyon ve radyoda içki reklamı yapılabiliyor.Spor müsabakalarında reklamları yasak.Dükkanlarda 16 yaşa kadar satılabiliyor.

İrlanda: Yasak konusunda Türkiye ile benzer bir durumda. Ancak büyük gözetimi dâhilinde içki içmek için bir alt sınır aranmıyor.

Belçika : Çocuklara yönelik etkinliklerde sponsorluk yasak. Gençleri hedef alan reklamlara da dikkat ediliyor. Bar vb.yerlerde 16 yaş sınırı bulunuyor. Bira ve şarap gibi içkilerdeyse herhangi bir sınırlama yok.

Yunanistan: Spor organizasyonları haricinde birçok yerde sponsor olarak kullanılabiliyor. Benzin istasyonlarında, büfelerde, bakkallarda hatta hastane kantinlerinde bile içki satışına rastlamak mümkün.

Malezya: Televizyon ve radyolarda alkol reklamları yasak. Malayca olmayan gazete ve dergilerde içki reklamı yapılabiliyor. Alt sınır ise 18.

Dubai: İçki kullanımı için alkol lisansı gerekiyor ve bu lisans müslümanlara verilmiyor. İçki satışı ancak büyük oteller ve gece klüplerinin bünyesinde yapılabiliyor. Ramazan'da özel uygulamalar devreye giriyor.21 yaşından küçüklere ise içki satılmıyor.

Sorun sadece alkol müdür? Ya fuhuş, ya uyuşturucu, ya  daha fazlası... şiddet, terör?
Peki, bizde durum nedir? Türkiye’de 2011 yılı başlangıcında, içki satış ve tüketimine  getirilen kısıtlamalar o günlerde çok ses getirmişti.  TAPDK (Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu)  ( 07/01/2011 tarihli ve 27808 sayılı Tesmi Gazete’ye göre) Tütün mamulleri ve alkollü içkilerin satılına ve sunumuna ilişkin usul ve esaslar hakkında yönetmeliğe göre  2. bölüm madde 24’de  alkollü içki reklamları ile ilgili kısımlardaÇocukları ve gençleri hedef alan yerlerde bazı kısıtlama ve yasaklara yer verilmiştir.

 Başlangıçtaki tanımlar kısmında madde 4’de Genç: Onbeş ile yirmidört yaş arası dönem içinde bulunan kişi olarak açıkça tanımlanmış.
Yine 2. bölümde madde 6 aynen şu ifadelere yer vermektedir:İşyerinde; onsekiz yaşını doldurmamış kişilere tütün mamulleri ve alkollü içkiler satılamaz veya sunum suretiyle tüketimlerine arz edilemez. Yaş konusunda tereddüde düşülmesi halinde satıcı, talepte bulunan tüketiciden kimlik belgesi istemek suretiyle, onsekiz yaşından büyük olduğu bilgisine ulaşarak satışı veya sunumu gerçekleştirir.

Bu düzenleme sonrası, yukarıdaki açık ifadeye rağmen, değişik kesimlerde seslerin yükselmesine ve çoğu zamanki gibi tam olarak bilgi sahibi olmadan, kulaktan dolma bilgilerle konuşup eleştirmeyi kendine hak gören toplumun farklı kesimlerinden kişiler 24 yaşa takılı kalmıştı.
Sınırlamaları siyasi olarak yorumlayanlar da çoğunlukta idi.

Birçok evde ortaöğretim hatta ilköğretim düzeyinde çocukların mahalle bakkalına gönderilerek bira ile başlayan içki veya sigara satın almaya gönderdiğini hepiniz görmüşsünüzdür. Diyelim ki gönderilmedi, evde içki sofrasının kurulduğunu, mezeler hazırlandığını, dağınık bir masa başında sigara dumanının ağırlaştırdığı atmosferde çakırkeyif sohbetler yapıldığına tanık olmuştur evin çocukları, gençleri. Büyük olmanın böyle bir şey olduğu fikri uyanmıştır belki de...

Peki, ne yapılabilir? Kişisel özgürlükler kısıtlanmalı mı? Anne, baba ve yakınlar içki sigara kullanmamalı mı? Ya da her şeyin dozunda yapılabileceği fikri mi verilmeli yetiştirilen evlatlara? Aile içi ve okul eğitimi sorunları çözer mi? Satış yasağı önleyici olur mu yoksa yasaklar daha mı çekici kılar? Belki de akademik düzeydeki araştırmalar, tartışmalar ve çıkan kararlar  topluma olumlu olarak dönebilir. Bunun arayışında olunmalı.

10 yaşında alkol alan, komaya giren, 12 sinde cinselliği yaşamaya başlayan, 13-14 ünde doğuran bir dejenere yeni nesil çıkıyor ortaya... Türk toplumu da büyük bir hızla takipte bu dejenerasyonu. Japonya'da çocuk birası üretilip yok sattığını, 400.000 şişe sipariş aldığı bilgisine ulaştım.
 Neler bekliyor bu yuvarlak dünyayı daha? Bu biranın sloganı ise şu : “Hayat çocuklar için bile içki olmazsa çekilmezdir.”Ne denir ki? Bu dünyayı içkisiz çekilir kılmaya çalışmak bu kadar zor mu?
Karar sizlerin sevgili okuyucular.
Hayatınızın çekilebilir olması ve onu birileri için çekilebilir, hatta harikalar diyarı haline getirebilmeniz dileğiyle…

Müşerref ÖZDAŞ

( Mahzunize Dergisi / Kasım-Aralık 2011 sayısında yayınlandı)

15 Nisan 2012 Pazar

Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?

Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldığız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kac kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez fark ettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunlar gibi birçok ‘küçük şey’e bağlı olduğunu
Hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yeni yılda düşünün yayılın çimlerin üzerine...
Acele edin… 
Ve Unutmayın... 
Er veya geç…
Çimenler yayılacak üzerinize…

J. Prevert



13 Nisan 2012 Cuma

YAŞLI BİR ADAMIN HİKÂYESİ VE BİR ŞİİRİN DOĞUŞU ( AH BABAM ! )



video

Yaşlı bir adamın hikâyesi bu. Yaşamın yorgunluğuna katmıştı yorgunluğunu. Sabah çayını içiyordu. Demli çayını. Yüreğinde demlenmiş nice acılar gibi demli çayını… Ve sigarası yoldaştı ona. 64 yıllık yaşamına üç hecelik mutluluğu sığdıramayanlardandı. 
Öylesine bir güne başlamıştı. Az sonra çıkar dolaşırım diyordu içinden. Kalktı, giyindi, ayağında eskimiş ayakkabıları ile yola çıktı. Amacı yeni bir ayakkabı almaktı. Sağda solda rastladığı tanıdıklara, yaşıtlarına selam vererek ve pek de acele etmeden yürüyordu. Çarşıya varmıştı. Vitrinlere baka baka ilerliyordu. Bir mağazaya girip birkaç ayakkabı denedi ve siyah bir tanesinde karar kılıp alarak çıktı. Onun için o anın ihtiyacı buydu. Ve bunu gerçekleştirebildiği için mutluydu.
 İşte bu kadarcık bir şeydi bazıları için mutluluk. Ama yine de yaşamına, bu yaşama armağan bıraktığı siyah saçlarına ve karşılığında aldığı ak şaçlarına, yüzündeki kırışıklıklara sığdıramamıştı işte o üç hecelik mutluluğu. Yine ağır ağır evine geldi. Yalnızlık sinmiş evine. Yatağının başucunda iki çerçeve dururdu. Yıllar öncesini hapseden iki çerçeve. Birinde eski eşi ve kendisi yan yana duruyordu. Ötekinde de oğlu ve kızı. Yalnızdı son yıllarında yaşlı adam. Bir nefese, bir söze muhtaç… Yaşam akıp gidiyordu işte. Demli çayı ve sigarası eşliğinde.

Kızına düşkündü. Yakın olmasalar da birbirlerini severlerdi kuşkusuz. Ama kader onları birbirinden uzak tutuyordu. En son kızını göreli yaklaşık iki ay olmuştu. Elinde bir poşet, içinde pijamalar, kızına gitmişti birkaç gün kalmaya. Son Cuma namazını kılıp evine dönmüştü yine. Ve aradan günler geçip gitmişti. Bir gün kızı gördüğü rüyasında gerçek yaşamında hiç olmadığı kadar sıkı ve içten bir şekilde koşup ona sarılmıştı. Nereden bilirdi ki bunun bir son veda olduğunu? Bir şarkı duymuştu sarılırken de: “ Geçti ömrün baharı, ihtiyar olduk bugün.” Etkilenmişti bu rüyadan o mahzun kız. Henüz iki gün geçmeden bir telefon geldi. Aldığı haber hiç de hoş bir haber değildi. Babasıyla ilgiliydi. Bir gece sabaha karşı düşüp bayılmıştı. Yeğenleri ve kardeşi tarafından hastaneye götürülmüş, oradan da büyük şehirdeki başka bir hastaneye yönlendirilmişlerdi. Artık anlaşılmıştı ki durum ciddiydi. Akciğer kanseri idi ve yaklaşık 1,5- 2 aylık bir ömrü kalmıştı. Yapılması gereken tedaviler ancak acısını azaltmaya yönelikti. Kurtuluşu yoktu. Kendisi bunu bilmiyor ve ilaçlardan, doktorlardan medet umuyordu. Şifa bekliyordu. Aralıklı olarak hastaneye girip çıkarak son günlerinin geldiğinin farklında değildi.

O hafta sonunu oğlu ve gelini ile birlikte deniz kenarında geçirmeyi bir gece önceden planlamışlarken, gece aniden fenalaşmış banyoda yere düşmüştü. Ve acılar çekiyordu yine. Hemen o gece hastaneye götürüldü tekrar. Ve giderken ilk defa yeni aldığı ayakkabılarını giymek istemişti. Giydi ve gittiler. Ertesi gün sabah erkenden kızına haber verdiler yine. Bu defa sanırım onu artık yolcu etmeleri gerektiğinin onlar da farkına varmıştı. 
Yola çıktı kızı erkenden. Hastaneye ulaştı ve onu beyaz çarşaflar içinde, hastane yatağında iyice zayıflamış, adeta kemikleri sayılır ve rengi sapsarı görmüştü. Hepsi biliyordu bu sonun geleceğini. Öyle bir acıdır ki acınızı saklamak zorunda olmanız. Acıdan taş kesilirsin adeta. Ve gözlerindeki nem donar kalır. İçiniz kanar usul usul. Okyanuslar kabarır. İşte o mahzun kızın da içi kanadı o gece sabaha kadar. Fırtınalar esti. Yaşlı adamın koluna takılı serumun hortumuna arada bakarak söylediği bir söz o mahzun kızın hafızasından hiç silinmeyecekti. O sözler şunlardı:“Bu gün sabah olmayacak galiba.” Ve yaşlı adam dayanılmaz acılarına Kelime-i Şahadet getirerek katlanmaya, zamanın akışını durdurmaya çalışıyordu…

Ve işte o gün o yaşlı adam için sabah olmadı. Acısı dindiğinde artık o bu dünyaya ve sabahın beşinde acısını içine akıtan kızına veda ederek çekip gitmişti. O kız son akşam yemeğinde sadece birkaç yudum su verebilmişti ona. Ve sevgi dolu bakışlarını hatıra bırakmıştı. 
Hemşireler son an koşup müdahale yaparken çıkarmışlardı onu dışarı. Bir kaç dakika sonra hemşirelerden biri gelip başınız sağ olsun dediğinde artık tamamen bırakıvermişti kendini. İçine hapsettiği ve dondurduğu acısı artık dışarı taşıvermişti. 
Henüz tam soğumamış beden, o incecik beden beyazlara sarılıp sarmalanmış ve ayaklarından bağlanmış bir halde beyaz çarşaflı yatağındaydı. Yüzünü görmek istedi son bir kez daha. Sapsarı ve soğuktu. Eğilip sol yanağından ve ışığı sönmüş alnından öperek usulca veda etti yaşlı adama, babasına, doyamadığı babasına... Ona söyleyebildiği son sözler sadece “ Güle güle git! “ olmuştu. 
Geriye kalan sadece, hastane amblemli bir poşete doldurulmuş üzerinden çıkan eşyalar ile ilk ve son kez giyebildiği siyah ayakkabıları olmuştu. Elinde poşet, yüreğinde çöreklenmiş acı ve yanaklarından süzülen damlalar ile çıkıp gitmişti oradan. Hastane bahçesinden dışarı çıkarken son defa dönüp baktı geriye. '' Ah babam! Ben seni hiç doyasıya sevemedim ki '' dedi ve yürüyüp gitti.
AH BABAM…!
Ah babam…!
Seni ben hiç
Doyasıya
Sevemedim ki…
Sen bana can verdin,
Bense,
Son nefesinde
Bir yudum su
Sadece…
Ah babam…!
Ben seni hiç
Doyasıya
Sevemedim ki…
Bir sabah
Öptüm sararmış alnından…
Gün doğmamıştı daha,
Soğuktun…
Solmuştu
Alnındaki ışığın…
Ellerini öptüm
Son defa,
Isıtabilmek için..
Nafile…!
Karayeller esti içimde.
O günden sonra
Ben bir daha,
Kimsenin elini
Öpemedim ki…
Okyanuslar taştı
Göğsümdem
Yıkıp geçti
Tüm geçmişi…
Güle güle git !
Dedim usulca…
Bana cevap veremedin ki…
Ben artık
Gelen sabahlara
Doğan güne
Sevinemem ki…
” Geçti ömrün baharı “
İhtiyar oldum bugün “
Dedin bir gece
Düşümde…
Aylar önce.
Bu bir
Son vedaymış,
Bilemedim ki…
Ah babam…!
Ben seni
Doyasıya
Sevemedim ki…
Müşerref ÖZDAŞ
Sevgili genç şair arkadaşım İbrahim Sarp Baysu’nun yazdığı gibi : ( ” Siz şiirlerimi okurken ağlıyorsanız,ben yazarken ölüyorum. ” )….Kendisine bu dizeleri eklememe izin verdiği için teşekkürlerimi sunarım…

11 Nisan 2012 Çarşamba

Öğrendim ki



Öğrendim ki…
Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız.
Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz,
Gerisini karşı tarafa bırakırsınız.


Öğrendim ki…
Güveni geliştirmek yıllar alıyor,
Yıkmak bir dakika.


Öğrendim ki…
Hayatında nelere sahip olduğun değil
Kiminle olduğun önemli.


Öğrendim ki…
Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün
Ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek.


Öğrendim ki…
Kendini en iyilerle kıyaslamak değil
Kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.


Öğrendim ki…
İnsanların başına ne geldiği değil
O durumda ne yaptıkları önemli.
Öğrendim ki…
Ne kadar küçük dilimlersen dilimle
Her işin iki yüzü var.


Öğrendim ki…
Olmak istediğim insan olabilmem
Çok vakit alıyor.


Öğrendim ki…
Karşılık vermek
Düşünmekten çok daha basit.


Öğrendim ki…
Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek
Hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun.


Öğrendim ki…
‘Bittim’ dediğin andan itibaren
Pilinin bitmesine daha çok var.


Öğrendim ki…
Sen tepkilerini kontrol edemezsen
Tepkilerin hayatını kontrol eder.


Öğrendim ki…
Kahraman dediğimiz insanlar
Bir şey yapılması gerektiğinde
Yapılması gerekeni
Şartlar ne olursa olsun yapanlar.


Öğrendim ki…
Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor.

Öğrendim ki…
Bazı insanlar sizi çok seviyor
Ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.


Öğrendim ki…
Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz
Bazıları hiç karşılık vermiyor.


Öğrendim ki…
Para ucuz bir başarı.


Öğrendim ki…
En iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz.


Öğrendim ki…
Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları
Kaldırmak için elini uzatır.


Öğrendim ki…
İki insan aynı şeye bakıp
Tamamen farklı şeyler görebilir.


Öğrendim ki…
Aşık olmanın ve aşkı yaşamanın çok çeşidi vardır.


Öğrendim ki…
Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar
Daha uzun yol yürüyor.


Öğrendim ki…
Hiç tanımadığın insanlar,
iki saat içinde,
senin hayatını değiştirir.


Öğrendim ki…
Anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatır.


Öğrendim ki…
Duvarda asılı diplomalar
İnsanı insan yapmaya yetmez.


Öğrendim ki…
Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır.


Öğrendim ki…
Karşısındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin
nereden geçtiğini bulmak zor.


Öğrendim ki…
Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.
Gerçek aşkların da!


Öğrendim ki…
Tecrübenin kaç yaşgünü partisi yaşadığınızla ilgisi yok,
Ne tür deneyimler yaşadığınızla var.


Öğrendim ki…
Aile hep insanın yanında olmuyor.
Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz.
Aile her zaman biyolojik değil.


Öğrendim ki…
Ne kadar yakın olursa olsunlar
En iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir.
Onları affetmek gerekir.


Öğrendim ki…
Bazen başkalarını affetmek yetmiyor.
Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.
Öğrendim ki…
Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın
Dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.


Öğrendim ki…
Şartlar ve olaylar,
Kim olduğumuzu etkilemiş olabilir.
Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.


Öğrendim ki…
İki kişi münakaşa ediyorsa,
Bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez.
Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.




Öğrendim ki…
Her problem kendi içinde bir fırsat saklar.
Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.


Öğrendim ki…
Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.

Ataol BEHRAMOĞLU