26 Haziran 2012 Salı

Renkler ve kadın




onca rengin içinde
renksiz kalmış bir kadın
tüm çiçekleri solmuş
yorgun
gitmekle kalmak arasında
arafta...
M.Özdaş

19 Haziran 2012 Salı

“ ilk gözden çıkarılacaklar” listesi...




Muhtelif mekanlarda yangınlarda kurtarılacak ilk eşya ve evraklar listesi vardır.

En kötü anınızda ilk aklınıza gelecek, gerçekten kurtarmaya değecek eşyalarınız vardır.
Farklı insanlar farklı objelere anlamlar yükler ve beklenmedik durumlarda onları kurtarmak ister. Bazı kişilerin de daha farklı listeleri vardır. Zor durumlarda, kriz anlarında
“ ilk gözden çıkarılacaklar” listesi...

Benim listem yok, olsa da hep boş olur o liste ama başkalarının kara listesinde yer almış olma ihtimalim var...

(M.Özdaş)

Şehidim, askerim




Şehidim,askerim
Dönemedin mi?
Kundağında bebeni
Sevemedin mi?
Hain pusu kurmuş
Bilemedin mi?

Şehidim,askerim
Dönemedin mi?
Ana,baba elini
Öpemedin mi?
Nazlı yare bakıp
Gülemedin mi?

Şehidim,askerim
Dönemedin mi?

Müşerref Özdaş

17 Haziran 2012 Pazar

Kaç yaşında olduğunu bilmeseydin kaç yaşında olurdun?

Sizleri düşünmeye itecek, hayattaki mevcut yerinizi ve aslında olmak istediğiniz yeri sorgulatabilecek, üzerinde düşünülecek 50 soru var aşağıda.

“Hayatın anlamı nedir?” sorusu gibi klişe olmasalar da, aslında bize hayatın anlamını sorgulatan, yaşamla ilgili cevapları bulduran sorular bunlar. Hepsini kendinize göre dürüstçe cevaplayın, hatta dilerseniz bizimle paylaşın, çekinmeyin! Bu soruların cevapları ne olursa olsun doğru ya da yanlış değil.

Çünkü bazen doğru soruyu sormak cevabın kendisidir…

Kendimce cevaplandırmak istedim bu soruları ve sizlerle paylaşıyorum. İç sesimi klavye aracılığı ile buraya aktardım.Dilerseniz sizler de kendi iç sesinizi paylaşın benimle.
Evet, bazen doğru soruyu sormak cevabın kendisidir…Ben de yaşamı sorgulayıp cevaplar verdim kendime.


1.Kaç yaşında olduğunu bilmeseydin kaç yaşında olurdun?
Beş yaşında bir çocuk olurdum sanırım. Yüzünde o tarifi imkansız masum ifade ile meraklı bakışlar ve tatlı gülüşüyle, yaramazlık da yapsa kimsenin kızmaya kıyamadığı 5 yaşında bir çocuk.

2.Başaramamak mı daha zor yoksa hiç denememek mi?Denememek daha zor.
Her deneme sonucunda tam olarak başaramasan da gücünün sınırını, eksiğini, sabrını öğrenir insan.Belki biraz moladan sonra daha sakin ve kararlı biçimde yeniden başlar.

3.Madem hayat çok kısa, öyleyse neden hoşlanmadığımız bir çok şey yapıyoruz ve neden hoşlandığımız pek çok şeyi yapmıyoruz?

Doğuşumuzdan itibaren hep bir başkasının denetimindeyiz. Artık büyüdün, haydi işte önünde uzanıp gidiyor madde madde hayat dediklerinde birkaç maddeden sonra tıkanıp kalırız. Başkalarını mutlu etmemiz, akıllı uslu, terbiyeli olmamız vb. öğretilegelmiştir her birimize. hoşlanmasak da bizden bekleneni yapmalıyızdır öğretilere göre. Yapmadığımızda bize verilen sevginin, desteğin çekileceğini denemiş görmüşüzdür. Bu yüzdendir ki pek azımız “ hayır” diyebilecek gücü kazanmışızdır zaman içinde.

4.Herşey söylenip yapıldığında, yaptığından daha çok söylemiş mi olacaksın?
Hayır, aslolan sonuçtur. Söylenen yada öngörülen pek çok şeyden çok daha farklıdır yaptıklarınızın sonucu.

5.Dünyada en çok değiştirmek istediğin şey nedir?Eşitsizlikler... Yaşamı zorlaştıran her şey...

6.Eğer para yerine mutlulukla geçiniyor olsaydık, nasıl bir iş seni en zengin insan yapardı? Bulunduğum ortama huzur ve aydınlık verdiğim söylenir. Morali bozuk bir insana söylediğim tek bir söz çoğu kez onun gülümsemesine, az da olsa dağılmasına neden oluyor. Ben bir psikoterapist olabilirdim. Veya bir çocukla birlikte oynayıp onunla birlikte şen kahkahalar atabilirdim.Karşılaştığınız bir insana içten bir gülümseme ile selam vermek o kişinin belki de gününün tek iyi şeyidir. İnsanlara yalnız olmadıklarını ve onu anlayan biri olduğumu gösterecek bir işle onları mutlu edip “ en zengin “ değil belki ama yine de “zengin” olabilirdim.

7.İnandığın işi mi yapıyorsun, yoksa yaptığın işe razı mı oluyorsun?
Yaptığım işi seçmeden önce farklı isteklerim vardı ama işimi yapmaya başladıktan sonra bu işi severek yapıyor olduğumu da gördüm.Birçok kişi içinde bulunduğumuz yıllarda KPSS sınavlarına bağlamıştır umutlarını. Üniversiteui bitirmişsindir, belki de bunu yapman kolay olmamıştır, sonuçta yine seni bir sınav bekemektedir.Bu yaşamak zorunda olduğumuz bir kaos ve çelişkidir.

8.Ortalama insan ömrü 40 yıl olsaydı, hayatta neleri farklı yaşardın?Bunu cevaplamak çok güç. Şu ana dek yaşadıklarımızın hangisi tamamen bizim elimizdeydi. Yaşam tesadüf gibi görünen bizim önceden hazırlanmış planlarımızsa eğer? Bu durumda kim ne diyebilir ki? Kaç yıl yaşadığın değil yaşamının hangi çağında ne yaşadığın daha önemlidir bence. Bir kısa ana sığabilen öyle bir duygu yaşarsın ki etkisinden bir ömür kurtulamazsın.

9.Hayatının çizdiği yolu gerçek anlamda ne dereceye kadar kontrol edebildin?Edemedim ki... bu kadar kısa ve net bir cevap...

10.İşleri doğru yapmak mı senin için daha önemli, yoksa doğru işleri yapmak mı?Doğru işleri doğru yapmak en güzeli...

11.Saygı duyduğun ve özendiğin 3 kişi ile öğle yemeği yiyorsun. Hepsi birden, sizin yakın bir arkadaşınız olduğunu bilmeden, o arkadaşınızı eleştirmeye başlıyor. Bu eleştiri tatsız ve haksız. Ne yaparsın?
Hepsi birden eleştiride bulunuyorsa belki de tanıyor zannettiğim o kişinin tanımadığım başka yönleri de olabileceğini düşünerek önce dinlerim. “Haksız” mı değil mi bunu tam olarak anlamak asla mümkün değildir bence. Madalyonun iki yüzü olduğu gibi insnaların da iki hatta daha fazla yüzü de olabileceğini bilecek yaştayım. Dinlerim ama böyle bir eleştiri ya da sohbete müdahil olmam ama arada bazı ufak sorularla aklımdan geçen sorulara cevap bulmaya yapbozun parçalarını yerine oturtmaya çalışırım. Yakın arkadaş her zaman tam olarak her şeyini bildiğimiz arkadaşımız olmayabilir ne yazık ki.

12.Yeni doğan bir çocuğa sadece tek bir tavsiyede bulunabilecek olsaydın bu ne olurdu?Hayat hiç de kolay değil, asla seni hiçbir şey şaşırtmasın, her şey yaşanılabiliyor çocuğum.

13.Sevdiğin birisini kurtarmak için kanunları çiğner miydin?
Evet ama öncesinde mutlaka daha farklı yolları da denerdim. Çok büyük, göz ardı edilemeyecek bir durum ise yaşanan hayır çiğnemezdim.

14.Hiç daha önce çılgınlık gördüğün yerde, daha sonra yaratıcılık ile karşılaştın mı?
Hayır ama bunun çok mümkün olabileceğini biliyorum. Çılgınlık denilen şey size göre olmayan şeylerin toplamıdır belki de yapmak isteyip de yapamadıklarınız da bu çılgınlığın içine dahildir.

15.Çoğu insandan farklı yaptığını bildiğin birşey nedir?
Kişilere yaklaşım. Zoru kolay etme, aynı işi daha kolay ve kısa zamanda yapma.

16.Nasıl olur da seni mutlu eden şeyler herkesi mutlu etmez?
Hayattan beklediklerimiz, istediklerimiz aynı bile olsaydı aynı şey her birimizi mutlu etmezdi yine de.Ağrı algılama eşiğinin herkeste farklı olması gibi bir şey bu ya da beklediğimiz her neyse o gelinceye kadar içimizde, hayatımızda o şeyin ya da kişinin eksikliğinin oluşturduğu boşluk her birimizde farklı olduğundan beni mutlu eden şey bir başkasını mutlu etmeyebilir. Mutluluk bazen anlaşıldığınızı bilmek, hissetmektir. Bazen içten bir dokunuş veya gülümsemedir. İlkokul çağlarında atılır bunun temelleri. Bir sınavdan 9 almışsındır, etrafındakilerin senden 10 beklemeleri ve neden alamadığını sormaları ile başlar yetersizlik duygusu. Bir folklör müsabakasında kazanamayan takımın üyelerinden bazılarının oturup hüngür hüngür ağlaması da böyledir. Daha.. daha... daha fazlası. Elimizde o an her ne varsa onunla mutlu olmaya belki fırsat bile bırakılmamıştır. Hayatımızdaki kıyaslamalar, kısıtlamalar sonucunda sahip olduklarımızla mutlu olamamaya başlamışızdır artık.

17.Gerçekten yapmak isteyip de yapmadığın o şey nedir? Seni ne / kim tutuyor?
..... Bu cevap bende saklı kalacak. Şu kadarını söyleyebilirim sadece, beni bazen içinde bulunduğım aile ve şartlar bazen de içgüdülerim tutuyor, engel oluyordu.Tam her şey olabilir dediğim anlarda bile içimdeki cevaplayamadığım sorular yavaşlatıyordu.Ya ben haklıysam! işte bu...

18.Bırakman gereken birşeye hala sarılıyor musun?
Evet... peki neden? o boşluğun yerine ne koyacağımı bilememek belki ya da tam olarak dolamayacağını bilmek, hissetmek...

19.Şu an yaşadığın şehir veya ülke harici başka bir ülkeye taşınman gerekseydi bu neresi olurdu ve neden?
Çok soğuk bir ülke olmazdı sanırım. İnsana daha çok değer verilen bir ülke olurdu. İsviçre olabilirdi... Kendi yaşadığım şehrin dışında ama kendi ülkemde bir şehir deseydim, İstanbul olurdu bu şehir. Rüya gibi bir şehir olduğu ama bundan daha da önemlisi, içinde benim için çarpan bir kalp olduğu için gitmeliydim...

20.Asansörün düğmesine birden fazla kez basıyor musun? Bunun gerçekten asansörün daha hızlı hareket etmesini sağladığına inanıyor musun?
Hayır. Düzgün bir şekilde o düğmeye basıyorsan zaten harekete geçilecektir. Komutu bir kez vermek yeter, nereye gideceği planlanmıştır. sen başlatıcısındır.

21.Endişeli bir dahi olmayı mı yoksa mutlu bir cahil olmayı mı tercih ederdin?
Delilik ve dahiliğin çok ince bir sınırı olduğu bilinmektedir. Endişe hayattan çalmak demektir, işte bu yüzden mutlu bir cahil olmak tercihim olurdu. Bunu çok kez düşünmüşümdür.

22.Sen neden sensin?
Doğumumdan itibaren yaşadıklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı, başarılarımı, başarısızlıklarımı, umutlarımı, hayallerimi ve daha pek çok şeyi doğru ve tam olarak sadece ben kaydettiğim ve her an bende oldukları için ben benim. Genetiğim ve aklım beni ben yaptığı için ben benim.

23.Arkadaşın olmasını istediğin birisi gibi bir arkadaş oldun mu?
Evet... ayrıntıya gerek yok bu konuda...

24.İyi bir arkadaşının uzağa taşınması mı yoksa hemen dibinde oturan arkadaşınla bağlantının kesilmesi mi daha kötü?
İkincisi daha kötü. Bir süre önceye kadar neler paylaştığını, nelere birlikte duygulanıp nelere güldüğünü, ne konularda benzeri hayaller kurduğunu yakınındaki kişiye her rastladığında yeniden hatırlarsın ve bu can yakıcı, can sıkıcıdır.

25.En çok ne için minnettarsın?
Kime minnettarlık? Tanrı’ya mı, bir kişiye mi? Tanrı’ma minnettarım, bana sahip olduğum aklı ve sağlığı bahşettiği için, ama bir o kadar da kırgınım hâlâ eksiklerle dolu olduğum, hâlâ beklediklerim gerçekleşmediği için. Bir kişiye minnettarsan eğer sürdürülebilir ve güvenilir dostluklar kurup beni olduğum gibi kabul ettikleri için.

26.Tüm eski anılarını kaybetmeyi mi, yoksa hiç yeni anı oluşturamamayı mı tercih ederdin?
Eski de olsa düşündüğümüzde bizi gülümsetiyor içimizi ısıtıyorsa, gözümüz nemleniyorsa insan olmanın tüm halleriyle hallenmişiz demektir. İşte bu yüzdendir ki içlerinde acı veren hatıralar da olsa eski anıları kaybetmeyi istemezdim.Yeni, başka anılar oluşmasa da yaşadığım kadarı bana yeterdi.Oldukları yerde kalmaları tercihimdir.

27.Önce sorgulamadan, gerçeği bilmen mümkün mü?

Hayır. Sorgulamasan da iyi bir gözlem ile elde ettiğin ip uçları ile belli bir gerçeğe hemen olmasa da ulaşırsın. Bazen o gerçek en beklemediğin zamanda kendini gösterir. Bazen de bu gerçeği keşke istemeseydim, bilmeseydim, öğrenmeseydim dersin.

28.En büyük korkun gerçekleşti mi?

Hayır...umarım gerçekleştiğini de görmem, yaşamam.

29.5 yıl önce gerçekten çok üzüldüğün o zamanı hatırlıyor musun? Şu an hala önemli mi?
5 yıl değilse de daha öncelere ait üzüldüğüm anlar olmuştur ve hatırlarım.Evet, şu an hala önemli.Yaşamamış olmayı istediğim bir yaşanmışlıktı.

30.Çocukluğundaki en mutlu anı hangisidir? Onu bu kadar özel kılan nedir?
”En mutlu...” ! çok iddialı bir söz... Yok öyle bir an ya da belki de öylesine kısa idi ki hafızamda bir yer edinememiş.

31.Yakın geçmişinde, ne zaman kendini en tutkulu ve canlı hissettin?
2011 sonları ve 2012 ilk ayı...

32.Şimdi değilse, ne zaman?
Şimdi değilse belki de olmaması daha iyi olduğu ya da daha iyi bir olasılığın yaşanacağı yakın olduğu için şimdi değildir. Ne zaman ya da ne kadar yakın olduğu bizlerin bilgisi, tahmini dahilinde değil bana göre.

33.Henüz elde edemediysen, kaybedecek neyin var?
Umutları ve hayalleri kaybetmek tahminlerden daha çok şeydir.Sayılamaz ama etkisi büyüktür.

34.Hiçbirşey söylememene rağmen, ayrıldığında hayatının en güzel sohbetini yaptığını düşündüğün birisiyle hiç beraber oldun mu?
Bunun cevabı da bende saklı kalsın...

35.Sevgiyi destekleyen dinler, neden bu kadar savaşa sebep oluyor?
Dinler tam olarak anlaşılamadığı, anlatılamadığı, anlaşılmasının engellendiği için. Kişisel hırslar gözleri kararttığı ve ilkel benlik üstün geldiği için.

36.Hiç süphe olmadan neyin iyi ve ne neyin kötü olduğunu bilebilmek mümkün müdür?
Değildir. İyilik ve kötülük kavramları görecelidir. Şüphe koruyucudur, olmalıdır bir dereceye kadar ve belki ilk anlarda.

37.1 milyon dolar kazansan, işinden istifa eder miydin?
Hem de hemen... :)

38.Yapılacak daha az işin olmasını mı, yoksa yapmaktan gerçekten keyif aldığın daha çok işin olmasını mı isterdin?
Daha çok, daha keyifli, daha mutlu, huzurlu ve dolu dolu..

39.Bugünü daha önce yüzlerce kez yaşamış gibi hissediyor musun?
Hayır ama dejavu hissine kapıldığım yerler ve olaylar, kişiler olmuştur.

40.En son ne zaman sadece kuvvetle inandığın bir fikrin yumuşak ışıltısıyla karanlığa daldın?
6 ay önce... dalış o dalış.... Aydınlanmış karanlık bazen loşluğa bıraksa da yerini... Gözlerimi kapattığımda yeniden karanlıklar içinde bulsam da kendimi el yordamıyla da ilerlemeyi isteyeceğim bir yol bu.

41.Yarın tanıdığın herkesin öleceğini bilseydin, bugün kimi ziyaret ederdin?
Belki yine böyle bir bilgiye ulaşan biri beni görmeye gelirdi. Direk yüzünü görmesem de son kez sesini duymayı istediğim kişiler var tabi ki.

42.İnanılmaz derecede çekici ya da ünlü olmak için yaşam beklentini 10 yıl kısaltmaya razı olur muydun?
Hayır, ben her zaman ben olarak kalmak isterim. Kendimi seviyorum.

43.Hayatta olmak ile gerçekten yaşamanın arasındaki fark nedir?
Hayatta olup her şeyi de olup sağlığı eksik, yaşamdan yediğinden içtiğinden keyif alamayanlar, bir yoğun bakım odasında bipleyen aletlere bağlı olmak da yaşamak, hayatta olmaktır.Dolu dolu yaşamak sevmekle başlar. Yarınları umutla sevgiyle, sabırsızlıkla beklediğinizde hatta bazen heyecandan uykularınız kaçtığında yaşamın keyfişne varmış olursunuz. Yeni doğmuş bir bebeğin ince narin tenine dokunup akıp giden ve gelecek vaad eden hayatın farkına varırsınız birden. Bir telefon beklersiniz sabırsızca ve duydugunuz sesle tazelenirsiniz, işte yaşamak budur.

44.Risk ve ödülleri hesaplamayı bırakıp, direkt gibidip doğru bildiğini yapmanın zamanı ne zamandır?
Artık kaybedecek neyim kaldı, ne kadar zamanım kaldı diye sormaya başladığınızda bunun zamanı gelmiştir.

45.Madem hatalarımızdan ders alıyoruz, öyleyse neden hata yapmaktan korkuyoruz, çekiniyoruz?
Hatalardan ders almak hayal kırıklığına uğramışız demektir. Mutlu eden bir olay veya sonuç değildir.İşte bu yüzden hata yapmaktan korkuyoruz.

46.Kimsenin seni yargılamayacağını bilseydin neyi farklı yapardın?
Tek başına beni yargılamamak değil, yanımdaki kişiyi de yargılamamaları gerekir ki, ve o kişi de böyle hissetmeli ki haydi ver elini bu dünyanın anasını satalım diyebilelim.

47.Kendi nefes alış veriş sesinin farkına en son ne zaman vardın?
Her yattığımda kendi nefesimi gecenin derin sessizliği ve karanlığı içinde fark ederim ancak dün son balkona çıkıp kuş cıvıltılarını, bir süre sonra da hava bulutlandığında yağmur kuşlarının yoğunlaşan seslerini, yakınlardan gelen bir horozun sesini, kedilerin miyavlamalarını yani tabiatın bana seslenmesini işittim. Güzeldi, çok güzeldi.

48.Neyi seversin? Yakın zamandaki hareketlerinden herhangi birisi açıkça bu sevgiyi ifade etti mi?
Bu soruyu bir şarkı sözü ile cevaplayacağım.

Seni sevmek sevmelerden birisi
Ben seni de gülleri de severim
Belki farklı olur gönül ağrısı
Ben seni de kuşları da severim
Seni sevmek sevmelerden bir bütün
İnsan sevmek, doğa sevmek, yar sevmek
Belki acılardır çoğu gördüğüm
Ben çoğalan sevgileri severim
Belki farklı olur gönül ağrısı
Ben seni de kuşları da severim


49.Dün ne yaptığını bugünden 5 yıl sonra hatırlayacak mısın? Peki ya ondan önceki gün, ya da ondan önceki?
Büyük ihtimalle çok önemli bir yer işgal etmeyeceği için hafızada hatırlanmayacaktır. Gün biter gülüşün kalır bende... bir şarkının dediği gibi...

50.Şu an bazı kararlar veriliyor. Soru şu: Bu kararları kendin için mi veriyorsun yoksa başkalarının senin için karar vermesine izin mi veriyorsun?
Başkalarının benim yerime karar vermesine hiç izin vermedim, bundan sonra da vermem ancak vermem gereken kararlarda hayatımdaki başka insanların duyguları, onları üzmek istememek gibi etkenler etkili olmuştur. Yine de mantığıma uygun düşen son kararlar hep bana aittir.

Nasıl? Hayatın anlamını çözmeye daha da yaklaştınız mı? Yoksa hayatın anlamı sorusunun cevabını da buldunuz mu?.

En azından bu sorular sizin kendinizi sorgulamanıza, yarın birşeyi farklı, sizin için daha olumlu yapmaya yol açtı mı? Umarım öyle olmuştur…

Son sözüm: Hayatın anlamı sizin anladıklarınız ,kabul ettikleriniz kadardır


Müşerref ÖZDAŞ

15 Haziran 2012 Cuma

4G: Gittim- Gördüm-Gezdim- Geldim ( Eskişehir’in yeni yüzü)

4G: Gittim- Gördüm-Gezdim- Geldim ( Eskişehir’in yeni yüzü)

TCDD Karesi Ekspresi- Eskişehir-Ankara istikameti- Restoran… 9 Haziran 2012

Trenin beşik benzeri sallantısı, tıngırtısı eşliğinde kahvemi yudumlarken bir arka masada oturup bir şeyler yemek için bekleyen genç bir çiftin minik oğlunun tatlı gülüşleri ve anlamsız fakat insanda bıkmadan dinlemek isteği uyandıran agucukları ve çıkardığı farklı sesleri ile bir süre de olsa neşelendi yolculuğum. Annesinin kucağında geri, bana doğru uzanan minik ellerinin minik parmakları saçlarımın arasında dolanmakta ve ara sıra çekmekte iken ben de elimi geri uzattım ve o sıcak minik kadife tenli parmaklara dokundum. Enerjim yükseldi bu dokunuşla. Hasan bebek Ankara yolcusu idi. 4 veya 5 aylıktı ancak. Bir başka uzun tren yolculuğum sırasında da yine yolculuğumu tatlandıran 5 yaşındaki Aybüke geldi aklıma o an. O yaşta kullandığı mükemmel kelime telaffuzları ve nasıl yetiştirildiğini ve yeteneğini ortaya koyan kurduğu cümleler ve nezaketi ile hafızamda yer etmişti o tatlı kız, bir de resimlerde hatıra olmuştu. Kendisinden 2 yaş büyük abisi ile babalarından ayrı bir şehirde yeni yaşam çizgilerinde anneleriyle birlikte ilerliyorlardı…

Bunları düşünürken “ kızımız olacaktı” şarkısı geldi aklıma. Ayakları yumak yumak bir bebecik… Hayatımda “ belki” leri çok fazla kullanmam ama bu defa “ belki.. olabilir mi?.. Evet, mümkün olabilir, neden olmasın?..” sorularını kendime sorup, umutlar büyütmüştüm. Bu umutlarımdan ne zaman vazgeçtim veya vazgeçirildim tam anını bilemiyorum.

Trenle yapılan nostaljik yolculukları seviyorum. Gecenin karanlığında ilk kez göreceğim bir şehre doğru, içimdeki “ neden?”leri, “ öfkeleri” susturup çıktığım bu demir raylar üstünde sarsıla sarsıla ilerliyoruz. Yeni bir şehirde yeni yaşıma girmeyi istedim. Hayal kırıklıklarımı, kızgınlıklarımı, cevapsızlıklarımı biraz olsun unutmaktı niyetim. Unutabilecek miydim bilemiyorum ama en azından deniyordum.
Evet, kendimle yaptığım iç sohbetim sırasında yeni bir güne girdiğimizi gördüm saate baktığımda.
00:47 / 10.06.2012


Ara sıra sağıma, cama yasladığım başımı kaldırıp dışarıdaki karanlığa, gelip geçtiğimiz köylerden, kasabalardan, şehirlerden görünen tek tük ışıklara bakıp dalıp gidiyordum. Bir istasyona yaklaşıyor, duruyor, yeni yolcular alıyor veya indiriyoruz. İnenler hayatın, kendi hayatlarının; karanlığın, kendi karanlıklarının içinde kaybolup gidiyorlardı.

Bir yol arkadaşım daha vardı, sevgili dostum, ablam Hediye ve ondan başka, elimdeki kitap: o da iyi bir yol arkadaşı… Adı: “Saklanmış Mektuplar”. Bir bölümündeki okuduğum yazarın bir başka yerde okuyup aktarmış olduğu bir şiirin şu kısmı benim son zamanlarda hissettiklerime çok uyuyordu. Fransız şair Sully Prudhomme ( sf.110 ) şöyle diyordu:

“ Seven elde çok defa, sevdiğini okşarken,
Farkında olmayarak, kalbinde yara açar.
Kalp sessizce kırılır, hiç mi hiç sezdirmeden
Sevgisinin çiçeği kısa zamanda solar “…


Çiçeğim solmuştu benim de, ışığım sönmüştü, güneşim tutulmuştu… Evet, yazar da kendi görüşünü eklemiş bu alıntı şiirin sonuna: İnsanlar farkında olmadan bile, incitip yaralayabiliyorlar. (Gülbahar Ünlü). Bana da isabet etti bir ok ve yara aldım. İngilizler “ achilles heel (Aşil toğuğu) derler, bize “Yumuşak karın” olarak geçmiş bir deyim vardır. Aşil toğuğu kadar olmasa da bir şeyin en zayıf noktası anlamına gelir bu deyim. Ben de en yumuşak yerimden, kalbimden yaralandım. Bu yaralı ceylan yaban ellere vurdu kendini. Acısını az da olsa dindirebilmek için…
Saat: 01:02 / 10.06. 2012

……
Yolculuk karanlın içinde yolcuların kiminin bir şeyler okuması, kiminin uyumaya çalışması, kiminin de kulaklıklarını takıp müzik dinlemesi veya cep telefonlarını kurcalamasıyla devam ediyordu.

Sabah 06:00’ya az kalmıştı. İneceğimiz yere gelmiştik.İndik ve sabahın serinliğinde bizi bekleyen, indiğimizi görüp gelen bir dostun sıcak eliyle ilk kez göreceğim bu şehre merhaba dedik.

Eskişehir’in yeni yüzü ile ilk karşılaşmamız böyle oldu. İlk sabah çayı içildi bir börekçide. Sonra ayırttığımız yere gidip yerleşmek istedik ama misafirhane olmasına rağmen gelen misafire de memur zihniyeti ile davranan, memur gibi gören zatı muhteremler henüz teşrif etmedikleri için (Maliye misafirhanesi) zili ve telefonları uzun uzun çaldırmamıza rağmen bizi karşılayan açılmayınca bir süre kısa tur yapıp birer sabah çayı daha içtik Porsuk çevresinde. İlk dikkatimizi çekenler park bahçe düzenlemeleri, rengarenk çiçekler ve hemen hemen her adım başında zevkli bir elden ve beyinden çıktığı belli olan heykelleri izledik. Bizi karşılayan Eskişehir’li muhterem insan bizi kendi çalıştığı yere ait (Şeker fabrikası sosyal tesisleri) dinlenme tesislerine götürdü. İşlemlerimizi yaptırmadan önce kendimi bana Yeşilçam filmlerindeki köşkte hissettiren o güzel bahçesinde, kuş sesleri eşliğinde bu defa sabah kahvelerimizi yudumladık. Daha sonra eşyalarımızı odamıza bırakıp bakımlı, temiz, insanın içini ferahlatan korulukta yürüyüşe çıktık. Atkestaneleri, ıhlamur ağaçları, şakayıkların arasında bu gönül gözüme de hitap eden yeşilliği ve serinliği doyasıya yaşarken, nemli toprak kokusu ve ıhlamurların kokusunu içime çekmiş, saksağanların zıplayarak yürüyüşünü izleyip doğanın mükemmel uyumu ve enerjisi içinde kendimi yenilenmeye bırakmıştım.



……
Birkaç saatlik uyku ve dinlenme sonrasında şehir tanıma turlarımız Cengiz Bey eşliğinde başladı.

M.Ö birinci bin yılda Porsuk Nehri kıyılarında Frigyalılar tarafından kurulmuş Eskişehir .Yunus Emre, Nasrettin Hoca gibi tarihi kişileri yetiştirmiş. Lületaşı, çeşitli hastalıklara iyi gelen sıcak su kaynakları ile de ünlüymüş. Bir gün sonra o kaplıca-hamam’lardan birine gidip görevlinin verdiği bir terlikle içeri girip şöyle bir göz atıp çıkmıştım hemen. Çok sayıda kadın sere serpe, sadece iç çamaşırlarının altı ile sağa sola, boş buldukları yerlere serilmişlerdi. Bazı bölümlerdeki kadınların yüzüne sanki kırmızı boya sürülmüş gibiydi, üstelik çok sıcak bir gündeydik… Bu kadar kısa süre bile ben zor dayanmışken onlar sıcak havuza grip havuz başında, etraftaki kurnalarda oyalanıyorlar, yıkanıyor, keseleniyorlardı. Ufak sohbetleri bile o ortamda yankılanıp duruyordu.

Eskişehir’in kültürel zenginliği kadar doğal güzellikleri, mutfağı ve alışveriş olanakları ile önemli bir turizm çekim merkezi olmayı hedeflemekte olduğunu görmemek mümkün değildi.

Araştırmama göre tarihi çok eskilere uzanan Eskişehir'in ilk yerleşim noktası şimdiki yerleşimin 6 km. kuzeyindeki Şarhöyük (Dorylain) imiş. Eski yerleşimindeki harabelerden dolayı şehre "Eskişehir" adı verilmiş.
Eskişehir toprakları, günümüze kadar pek çok uygarlığı barındırmış. Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıklarının önemli yerleşim merkezlerinden biri olan ve adını da bu tarihi geçmişinden almış olan bu şehirde bütün bu dönemlerin izlerini görmek mümkün.
Gelişen şehircilik anlayışı ve uygulamalarının yanı sıra iki üniversitesi, kültürel alt yapısı ile sanat yapıları, havacılık merkezi, planlı sanayisi, yer altı zenginlikleri ve sosyal yaşam seçenekleriyle kenti gelişmiş Avrupa kentleri seviyesine yaklaştırmış.
Eskişehir aynı zamanda eğitim ve bilim kenti. 12 fakülte, 6 yüksek okul, 3 Meslek Yüksek Okulu, 1 devlet konservatuarı ve 7 enstitü ile Anadolu Üniversitesi ve 9 fakülte, 6 yüksekokul, 5 enstitü ve 1 devlet konservatuar ile Osmangazi Üniversitesi ile metropol kentlerin dışında iki üniversitesi olan tek Anadolu kenti unvanını almış.




Bereketin simgesi olan Ana Tanrıça Kibele kültü Eskişehir'den Anadolu'ya ve Dünya'ya yayılmış. Seyit Battal Gazi Eskişehir'de iz bırakmış ünlü bir Türk kahraman. Büyük ozan Yunus Emre, insanlığı sevgi ve hoşgörüye davet ederken,

“ Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz.”


diyerek tüm dünyaya Eskişehir'den seslenmiş. Fıkraları dillerden düşmeyen mizah ustası ve halk bilgesi Nasreddin Hoca, yaşamının büyük bir bölümünü Eskişehir'de geçirmiş.

Eskişehir, aynı zamanda önemli sanayi ve ticaret merkezleri, gezi ve mesire yerleri, kaplıcaları ve tarihi kalıntıları ile Türkiye'nin önemli turizm merkezlerinden biri. Ayrıca "Beyaz Altın" olarak bilinen Lületaşının (Meerschaum) yurdumuzda çıkarıldığı tek merkez. Bu maden, lületaşı ustalarınca şehirde bulunan atölyelerde işlenerek çeşitli hediyelik eşyalara dönüştürülüyor. Eskişehir'de ayrıca Bor ve Kalsedon madeni de bulunuyor.





İlin dörtte birini çam, meşe, gürgen, ardıç, katran ve köknar ağaçlarının oluşturduğu ormanlar teşkil ediyor. Orman olmayan arazilerde, su kenarlarında söğüt, ahlat ve kavak ağaçlarına rastlanmakta. Şehrin içinde özellikle porsuk çevresinde bol bulunan ıhlamur ağaçlarının çiçeklendiği mayıs-haziran aylarında geziyor iseniz o büyülü kokular eşliğinde gezmenin, o havayı teneffüs etmenin tadına doyulmuyor. Reşadiye camii avlusunda çayımı solumdan esen yelin burnuma getirdiği ıhlamur kokusu eşliğinde ve altına oturduğum vişne ağacının altında içmek de ayrı bir keyifti.
Şehirde ilk dikkatimizi çeken şeylerden biri ıhlamur ağaçlarının bolluğu ve müthiş baygın ama hoş kokuları ve büyükşehir belediyesinin çalışmaları sonucu gerçekleşmiş harika şehir peyzajı, park bahçe düzenlemeleri, şehre ayrı bir güzellik katmış olan heykellerdi.



Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in, heykel sanatı ile uğraşmakta ve Türkiye’de "Balmumu Mumya Heykel" yapımında tek isim olduğunu, Anıtkabir Müzesi'nde sergilenen Atatürk mumya heykeli, II.TBMM binasındaki mumya heykeller ve Makedonya Manastır Askeri İdadi Müzesi'ndeki "17 yaşında Atatürk" mumyası onun imzasını taşımakta olduğunu yeni öğrendim.

Gaziantep Vilayet Binası önündeki bronz Atatürk heykeli, Atatürk'ün doğumunun 100. yılının kutlandığı 1981 yılında Eskişehir'in 100 köyüne hediye ettiği büstler ve Mihallıççık, Mahmudiye, Seyitgazi ilçeleri ve Gemlik'in Karacaali ve Kapaklı köylerindeki Atatürk heykelleri eserleri de onun eserleri arasında imiş.

Kendisi de Eskişehir’li olan Büyükerşen bu şehrin başına gelen en güzel şey olsa gerek diye düşündüm bunları öğredikçe. Şehirde her yerde imzası görülen Büyükerşen’e gelip, görüp, gezip hayran kalarak geri gelen bir ziyaretçiden ve belki de ileriki bir zamanda buraya yerleşmeyi düşünecek olan birinden çok çok teşekkürler. Hayata geçirdiği çeşitli projelerle şehri yaşanılır ve seçkin kılmış… Rektörlüğü döneminde de gerçekleştirdiği kalıcı ve takdire şayan işler onun belediyecilikte neden bu kadar başarılı olduğunu daha iyi ortaya koymakta.

Özellikle gece ışıklandırmaları ile daha da büyülü görünüyordu şehir ve porsuk çevresi… İzmir’de çocukluğumda ve gençliğimde kalan troleybüsleri hatırlatan tramvaylarla ulaşım da oldukça kolaylaştırılmış bu şehirde.
Neler yapılır, nereleri görülür, ne yenir ne içilir, ne yapmadan dönülmez? Değişik şehirlerin tanıtımında hep vardır: “ Bunları yapmadan dönme”… Ben de yapmadan dönmemem gerekenlerin birçoğunu yaparak döndüm. Neler mi yaptım? Cevabı aşağıdaki paragraflarda:
******************************************************************************
* Şehre hayat veren Porsuk Çayı etrafındaki Adalar denilen mevkideki Cafe’lerde çayımı yudumladım, Ankara’dan gelen misafirimle güzel birkaç saat geçidim, Şehrin en ünlü yemeği olan Çibörek yedim.




Bu arada sıcaklar aniden bastırınca normalde su içememe özürlü olan ben şişe şişe su içtim. Ne suyu?: Kalabak suyu… Kalabak Suyu, Eskişehir'in 45 km. güneyinde yer alan Türkmen Dağı'nın kuzey yamacındaki Kalabak Köyü yakınlarındaki kaynaklardan toplanmaktadır. Kalabak Suyu'nun Tarihçesi şöyle bu suyun:

Eskişehir halkı, yirminci asrın başlarına kadar sıcak termal suyunu testilerde soğutarak içmeye çalışırken 1900 yılında Asarcıklı Ali Efendi tarafından şehre 15 km. uzaklıktaki Sarısungur Suyu, Odunpazarı semtine pişmiş toprak künklerle getirilmiş, kapaklı dağıtım yerlerinden, dirhem hesabıyla evlere ve mahalle çeşmelerine dağıtılmış. Ancak bu su aşağı mahallelere kadar götürülememiş.

Atatürk'ün Talimatı
1930'lu yıllara kadar nüfusu 15 bini geçmeyen şehrin içme suyu ihtiyacı bu şekilde karşılanmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra, Eskişehir'den sık sık geçen Mustafa Kemal Atatürk yine bir seyahatinde, aşağı mahallede bulunan tren garında mola vermiş. İşte bu mola, Eskişehir'in içme suyu ihtiyacında yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuş. Bir bardak su isteyen Atatürk'e testide soğutulmuş termal suyu sunulmuş. Değişik bir tadı olan su, Atatürk'ün hoşuna gitmemiş, Eskişehir'in içme suyu ile ilgili bilgi istemiş. En kısa sürede içme suyu ihtiyacının karşılanması için orada bulunan dönemin Belediye Başkanı Kâmil Kaplanlı'dan (Kara Kâmil lakaplı) sorunun halledilmesini istemiş. Sonuç olarak halledilmiş.



*************************************************************************************
*Tepebaşında güvercinleri besledim, Reşadiye camii avlusundaki alçak taburelerde değişik saatlerde oturup soluklandım, çayımı kahvemi içtim. Bir havuzun ortasındaki kadın heykelinin elindeki kaptan dökülen suyun damlacıkları etrafa saçılırken çok sayıda güvercini de misafir ediyordu. İçlerinden birini simitçinin uyarını ile gördüm. Tek bacaklı bir güvercindi. Simidimi yeken attığım ufak lokmaları kapışmak için yarışıyorlardı yakınımıza doluşan güvercinler. Ayaklarımın dibine gelip susamları tek tek alıp mideye indirmekten geri kalmadılar. Tek bacaklı güvercin tek başına değildi, sürüden ayrılmamıştı. En az onlar kadar başarılıydı her yaptığında.

Köprübaşı Eskişehir’in en önemli kavşak ve caddelerinin kesiştiği bölgeye verilen isim. Eskişehir’in en önemli bölgelerinden olan Köprübaşı, İki Eylül Caddesi, doktorlar Caddesi, Şair Fuzuli Caddesi, Cengiz Topel Caddesi , Sivrihisar Caddesi gibi önemli caddelerin kesişiminde bulunuyor . Bölgede bulunan Eski Tepebaşı Belediyesi özellikle gece ışıklandırmaları ile geceleri izlemeye değer. Köprübaşı üzerindeki köprüler, heykeller ve çevrede bulunan ufak çeşmeler bölgeye çok ayrı bir hava katıyor.


*************************************************************************************
Eskişehir Doktorlar Caddesi ya da gerçek adıyla İsmet İnönü Caddesi şehrin en turistik ve en hareketli caddelerinden biri. Caddenin asıl ismi İsmet İnönü Caddesi olmasına karşın cadde üzerinde bulunan iş hanları üzerindeki onlarca doktor muayenehanelerinden dolayı zamanla halk tarafından Doktorlar Caddesi olarak adlanmış. Caddenin hemen paralelinde Eskişehir’in ünlü Porsuk Çayı Porsuk bulunuyor. Hatta Doktorlar Caddesi‘nin Porsuk tarafındaki binaların çoğunun Porsuk tarafında da girişleri bulunuyor. Araç trafiğine kapalı olan cadde üzerinde birçok alışveriş yapabileceğiniz dükkan, restoran, cafe bulunuyor.

Doktorlar Caddesi’ne adım attığınız ilk an caddenin İstanbul İstiklal Caddesi’ne olan benzerliği fark ediliyor. Doktorlar Caddesi’nin bir ucu şehrin diğer ünlü caddesi olan Kızılcık Caddesi Kızılcıklı diğer ucu ise Köprübaşı ve Şair Fuzuli Caddesi. Caddenin Kızılcıklı kesişimde Eskişehir’in ilk alışveriş merkezi olan Kanatlı Avm bulunuyor. Doktorlar Caddesi özellikle Eskişehir’de alışveriş merkezleri haricisinde güzel kıyafetler alabileceğiniz güzel bir adres. Cadde üzerinde bulunan Olgun, Orkun ve Oğuz gibi yerel markalarda farklı kıyafetler bulunabiliyor.

Ayrıca bölgeden geçen Porsuk Çayı üzerinde bahar ve yaz aylarında gondol ve bot turları yapılıyormuş ama orada bulunduğum tarihlerde henüz bu turlar başlamadığı için gerçekleştiremedim.



İki köprü arasında Ordu Evi karşısında ise Cengiz Topel’in heykeli bulunuyor. CengizTopel 1964 yılında Kıbrıs’ta Türk Hava Kuvvetleri’nin gerçekleştirdiği uçuşta Rumlar tarafından düşürülüp şehit olan pilot yüzbaşıdır.



*************************************************************************************
* Kentpark’ta huzur dolu bir sabah kahvaltısı yaparken gölette bulunan irili ufaklı balıklar herkesin büyük ilgisini çektiği gibi bizim de gözümüzden kaçmadı tabi ki ve atılan ekmekleri çabucak tüketip iştahla midelerine indirmelerini izlemek büyük keyifti.

Eskişehir’lilerin deniz keyfini yaşadıkları Akdeniz sahillerini anımsatan Türkiye’nin ilk yapay plajını da gördük. Porsuk Çayı’na bakan kısımda oluşturulan özel alanda inşa edilmiş bu yapay plaj yaz aylarında denize gidemeyen kent halkına deniz keyfini yaşatıyor. 350 metre uzunluğunda olan bu plajda biri çocuklara olmak üzere iki açık yüzme havuzu da bulunuyor. Kentpark içinde bulunan yapay gölet üzerinde ise bir adet yapay ada bulunuyor.





*************************************************************************************
*Kütahya Yolu Sazova Mevkii'ndeki Bilim Sanat ve Kültür Park’ı (Sazova parkı: 400 bin m2 lik alan ile Eskişehir’in en büyük parkı) da gezmeye değer yerlerden. Eskişehir’in bu en büyük parkını trenle turlamak da mümkün ama biz yürüyerek, fotoğraflayarak, keyif alarak gezmeyi tercih ettik.

Park alanındaki gölet içindeki denizcilik tarihinde çok önemli bir yeri olan Kalyonu (Korsan Gemisi) gezdim ve bol bol fotoğrafladım.( Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfettiği Santa Maria Gemisi'nin birebir kopyası olarak inşa edilmiş. Toplarından yatakhanelerine, kaptan köşkünden güvertesine her şeyi ile gerçek boyutlarında imiş).




Sazova Parkı Eskişehir’deki en güzel parklar arasında yer aldığından özellikle yaz aylarında parkta düğün resmi çektiren gelin damatlar görürseniz şaşırmayın ki biz bir tane gördük…




Aynı alanda bulunan Masal Şatosu’nu da hayranlıkla izledim ama kapalı bir saate denk geldiği için içine girip göremedim. Masal kahramanlarının ve masal dünyasının objeleri ile donatılmış olduğunu, çocuklarımızın hayal dünyalarını geliştirmelerine büyük katık sağlamak amacıyla yapıldığını ve Türkiye'de bir ilk olma özelliğini de taşıdığını öğrendim.





Bilim Sanat ve Kültür Parkı'nın en önemli yapılarından birini oluşturan ve Eskişehir'de bir ilk olan Bilim Deney Merkezi’ni gezmeyi ise başka bir zamana bıraktım. İlköğretim ve lise çağındaki çocukların çeşitli bilimsel deneyleri gerçek ortamlarında yapabilmelerine olanak sağladığını öğrendim. Ayrıca burada bir de planetaryum (gözlemevi) var ki Eskişehirli çocuklar kadar yetişkinlerin de uğrak yeri durumunda. Planetaryum ile gökyüzü ve uzayın büyülü atmosferi izlenebiliyormuş.
***********************************************************************************
*Atlıhan Çarşısı ya da tam adıyla Atlıhan El Sanatlı Çarşısı ; Eskişehir Odunpazarı Bölgesi’nde bulunuyor ve turistik bölgelerinden biridir. 1850′li yıllarda Takattin Bey tarafından yaptırılan çarşı yapıldığı dönemlerde han olarak kullanılmış daha sonra geçen yılların ardından bakımsızlıktan kullanılamaz duruma gelmiş. Daha sonra 2006 yılında Odunpazarı Belediyesi tarafında Odunpazarı evleri Yaşatma Projesi kapsamında tekrar aslına uygun olarak restore edilmiş ve kullanıma açılmış.



Kurşunlu Külliyesi’nin hemen karşısında bulunan Atlıhan Çarşısı‘nda lületaşı başta olmak üzere Eskişehir’in en ünlü hediyelik eşyaları satılıyor. Burası Eskişehir turları düzenleyen birçok tur operatörü tarafından da tercih ediliyor.



*Odunpazarı Evleri de görülmeye değer.19. Yüzyıl mimarisinin en güzel örnekleri olan kıvrımlı yolları, çıkmaz sokakları, ahşap süslemeli, bitişik düzenli cumbalı evleri ile Odunpazarı evlerinde dolaşırken tarihe tanıklık edebiliyor diyebiliriz...


*Tarihi Odunpazarı Evlerinin içerisinde bulunan Çağdaş Cam Sanatları Müzesi de mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri ve ben bu fırsatı da kaçırmadım.
*Odunpazarı semtinde, Paşa Mahallesi'nde yer alan Kurşunlu Camii’sine merdivenli kapıdan girildiğinde ortada şadırvan, sağ tarafta menzilhane, sol tarafta aşhane, karşıda cami görülür. Bu cami, Veziri-sanî Mustafa Paşa tarafından 1525 yılında yaptırılmış. Cami 1961-1962 yıllarında yenilenmiş. Caminin arkasındaki büyük kubbeli semahane, medrese odaları ve ön taraftaki sütunlu açık mekân, buranın bir Mevlevi tekkesi olduğunu kanıtlamakta. Mevlevihane kısmında dünyada açılan ilk Lületaşı müzesini görme fırsatını buldum.
***********************************************************************************************
* Şehr-i aşk adası denilen yerde şehrin sevgi ve aşk şehri olduğunu simgelemek için Porsuk çayı üzerinde oluşturulan adaya konulan kütüklere, plakalara sevdiğiniz kişinin ismini çakabiliyormuş ve sevginizi ölümsüzleştirmek için nikâh tazeleniliyormuş ama burada da isim çakma ve tazelenme olayını bir sonraki ziyaretime bıraktım.
*************************************************************************************
* Met helvasının tadına bakmadım, sadece vitrinlerde gördüm. Bu helva pişmaniye tadını andıran ünlü lifli helvasıymış. İsmini, met(çubuk) ve aşık kemiği ile birlikte oynanan bir sokak oyunundan almış. Met Helvası, met oyunu sonucunda yenilen tarafın uzun kış gecelerinde helva çekmesiyle oluşan bir geleneğin ürünüymüş.
Met helvası un, yağ, şeker, limon ve su kullanılarak lif haline getirilen, 2-3 cm çapında ve 6 cm uzunluğunda yuvarlak olarak hazırlanan, yatay kesilmiş bir şekerleme cinsi.

**********************************************************************************
*Lületaşı ile süslü takılar aldım. Taktım takıştırdım gezdim…



Orada olduğum 3 gün içinde elbette göremediğim ama görmeye değer daha çok yer kaldı. Bir dahaki ziyaretime de bahane olsun kalanlar diyerek son günün gecesi geri dönüş saatimizi beklerken tren garı karşısındaki meşhur köfteci Ali’de köftelerimizi yedikten sonra kalkış saatimizin gelmesini bekledik ve yaklaşık 1.5 saat rötarla hareket edebildik ve bu güzel şehre yeniden gelebilmek umuduyla veda ettik.

*Gittim, gördüm, gezdim geldim4G li 3 gün geçirdim. Bu şehir için Sevgi ve Barış kenti denilmesi tesadüf değilmiş, bunu öğrendim. Tarihmiş, turizmmiş, değişimmiş, beyaz altınmış, sanatmış. Evet, gittim, gördüm gezdim ve mutlu geldim… Yaslı gittim şen geldim derler ya… Öyle oldu… Mutlu geldim…

Türkiye’min daha başka kentlerini başka zamanlarda tanıyabilmek umudundayım ancak görüp geriye döndüğüm bu kent bende çok güzel anılar bıraktı ve kendimi bir Avrupa kentinde hissettirdi. Bazı şeyleri yerinde görmek gerek. Bir insana ne kadar anlatırsanız anlatın ya da görsellerine kaç kez bakarsanız bakın aslını görmek, dokunmak, yaşamak gibi olamaz. Yaşamın hızlı akışı içinde sizlerin de böylesi güzel kentlerimizi görebilmeniz, tanıyabilmeniz, yaşayabilmeniz umuduyla, hoşça kalınız… Sevgiyle, hoşgörüyle kalınız…

Müşerref ÖZDAŞ
15.06.2012








8 Haziran 2012 Cuma

cemal safi yar olamadın



Vurduğun her yerden gül biter sanma!
Sen beni ilk defa yaralamadın
Ben sana kul köle olurdum amma
Sen bana bir günlük yar olamadın

Bu kadar yüklenmek var mı susana
Yerimde olup da çıldırmasana
Ben gönül köşkümü açtım da sana
Sen sokak kapını aralamadın

Hançerle mavzerle yıkılmazdım da
Süründüm aklımı senle bozdum da
Ben sana yüzlerce roman yazdım da
Sen bana bir satır karalamadın

Onbinde bir kula kısmet olsam da
Kadrimi bilmedin nimet olsam da
Ben senin bağına rahmet olsam da
Sen benim dağıma kar olamadın

Kalplere şifalar sunan meyvaydım
Her keyfe kedere derde devaydım
Ben senin bahtına gülen ayvaydım
Sen bana ağlayan nar olamadın

Yıllara maloldu gözümden düşmen
Ey şimdi aynayla kavgalı düşman
Her zaman mahçupsan her zaman pişman
Sen kendi kendine yar olamadın

Cemal SAFİ

Taşındım yüreğinden

http://www.dailymotion.com/video/xqpjtv_nadide-sultan-tayyndyyym-yureyinden-2012-yepyeni-albumunden_music

Kalırsan diye darda
Bıraktım kalbim orda
Taşındım yüreğinden

Hem sevdin hem de caydın
Acımı bedel saydın
Sevgilim gözünaydın
Taşındım yüreğinden

Sevdan sabrımı taşlar
Akar gözümden yaşlar
Sevgilim iyi şanslar
Taşındım yüreğinden

Söz: Hülya Şenkul
Müzik: Namıg Naghdaliev

7 Haziran 2012 Perşembe

Uzun bir yolculuk



Umutlar tükenirse

Ne zaman tükenir umutlar? Umutların tükendiği yerde vedalar başlamaz mı? Ve sevgiye açılan her yeni parantezde yeni bir umut taşınmış, en başa yerleştirilmiştir dünden.

Eski yaralar sarılacaktır. Yeni yaralar da alınacaktır. Kendine iyi bak der, arkamızı dönüp gideriz. Kendimizden kaçarız çoğu zaman. Bu cümlenin içinde öyle hüzünler, öyle iç çekişler, öyle bir sevgi de gizlidir ki… Veda ederken “ Ne olur sanki geri döndürebilsek zamanı, keşke gitme kal diyebilsem ya da o bana dese.. “ duyguları da gizlenmiştir. Ama bir şeylerin parçalandığını, düşüp dağıldığını ve bir daha birleşemeyeceğini, eskisi gibi olamayacağını biliriz ve susarız. Yürekten geçenlerin küçük bir parçasını bile dudağımızdan dökemeyiz, düğümlenir kalır boğazımızda.

Allah’a emanet edelim sevgimizi. Vedaya hazır değilsek veda etmeyelim. Zaman kaybı ve üzüntüden başka bir işe yaramaz. Her vedanın içinde biraz da seni seviyorum gizlidir. Sevmediğimiz birine neden veda edelim ki. Vedalar keşkeler de barındırır. Sevilen ve veda edilen hep içinizde saklıdır.

Zaman en iyi ilaçtır derler. Yaraların iyileşmesi zaman alsa da, izleri kalsa da mutlaka iyileşecektir. Belki yeni yaralar da alacağız sonradan, çizikler, sıyrıklar, daha da derin yaralar…

‘’Mutsuz köyün kavalcısı ‘’ rumuzlu bir arkadaşım şöyle demişti bir gün bana:” Ben şimdi anladım bendeki hüznün sebebini. Ben gülümseyemiyorum. Yanımda olsa da sevdiğim, uzakta olan yüreği kanatıyor içimi. Bunu biliyordum da kendime itiraf edemiyordum sanırım. Dışarıdan bir başka yürek bunu söylediğinde, fark ettirdiğinde anladım. Şöyle iç huzuru ile gülümseyemiyorum. “ Evet, aşk varsa ortada gülümsemenin de acının da dibine vuruyoruz. Aşkı anlamak, tanımlamak çok zor.

Unutmaya başlarsınız. Bir gün en ummadığınız yerde çıkıverir geçmiş karşınıza. Eski sızınızı anımsarsınız. Merhaba dersiniz belki de çekinerek. Küçük bir çocuk olabilir yanı başımızda eski sevdiğinizin elinden sıkı sıkı tutan. Başını okşarsınız, boğazınız düğümlenerek. Bakışlar buğulanmıştır. Sesiniz titrer ‘’ Nasılsın?’’ derken.

Zamanın hızla tükendiğini fark etmişsinizdir. Ve eğer hala yalnız iseniz sol yanınızdaki sızı daha da artar. Elinizi uzatırsınız merhaba derken. Geçmişin ağırlığı üstünüzdedir. Bakmayı özlediğiniz o gözler tam karşınızdadır ve bakışlarınızı kaçırırsınız. Oysaki ne çok istersiniz o an bile derinine bakabilmeyi ve bir iz bulabilmeyi, görebilmeyi. Ama yapamazsınız. Bakabilseniz de eski yaraların yeniden kanamasından başka işe yaramaz zaten. Küçük oğlanın veya küçük kızın ipeksi saçlarını okşarsınız belki bir kez daha, sanki sevgilinin saçına dokunur gibi.

Kilo almıştır belki biraz, belki de sizin saçlarınıza aklar düşmüştür, onun yüzü solmuştur… Duygulanırsınız, gözleriniz yanar. Ve yine bir “ Hoşça kal “ der gidersiniz.” Kendine iyi bak” Yeni bir vedadır bu. Kaybettiklerinize ve geçmiş zamana veda, kendinize veda, serseriliğinize veda, kaybettiklerinize veda. Gözleriniz dalar gider. Son bir kaçamak bakışın ardından yine gözden kaybolur eski sevda. Kalırsınız çaresizliğinizle tek başınıza.

Önünüzde uzanıp gider yollar ve zaman. Belki de en uzun yol kendimizi bulmak için çıktığımız yoldur.
Ve belki yine bir gün, yeniden; '' Nerede kalmıştık '' dediğimizde, geride kalan zamanla şimdi arasında gelip geçenleri nasıl telafi edeceğimizin de telaşına kapılırız. Korkarız belki de. Ama yine de kalınan yerden devam etmeyi göze alabilmişsek içimizdeki yaşama sevinci ayaklanmış ve bize yol gösterecek demektir. Yavaş ve ürkek adımlarla da olsa, karanlıklarda el yordamıyla da olsa devam edebilmeliyiz.


Richard Bach, der ki:
“Vedalar canını sıkmasın. Yine buluşabilmek için bir ‘hoşçakal’ gereklidir.”
Hoşça kalın, umutla kalın, sevgiyle kalın.
Müşerref ÖZDAŞ

4 Haziran 2012 Pazartesi

PARLAK YALANLAR


PARLAK YALANLAR      

60 Saniyede 15 yaş gençleşin... !


Bu tür reklamlara inanıp medet umanlar zamanlarını kişisel hatalarını kapatmak, kişisel gelişimleri, yaşamsal paylaşım, dostluk ve sevgi dolu geçirmeye çalışsalar çok daha mutlu olacaklarına inananlardanım.


Avon, Oriflame ve benzeri markaların renkli, parlak kağıtlı kataloglarına ve kullandıkları cazip mankenlere özenip bir kavanoz kremin mucize yaratacağını düşünen çok kadınımız var ne yazık ki... Zamanla yarışmaktansa zamanla barışık yaşamak çok mu zor?

Özellikle yaz ayları yaklaşırken kataloglardaki 90-60-90'lık mankenlere bakıp bilmem ne kadar para ödeyip aldıkları o selülit giderici ! kremleri sürüp bir iki ay içinde onlar gibi olacaklarını düşünen 42-46 beden öyle çok kadın var ki...


Evet, bakımlı olacaksın ama takıntılı olmayacaksın...

M.ÖZDAŞ